<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402</id><updated>2012-01-26T20:27:31.507+02:00</updated><title type='text'>Hengamenin içinden...</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>160</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6057134849300814055</id><published>2012-01-26T11:29:00.000+02:00</published><updated>2012-01-26T20:27:31.515+02:00</updated><title type='text'>DÜŞÜŞ VE SAVAŞ</title><content type='html'>Fark etmekle başladı. Güçsüzlüğümü fark ettim ve bunun lezzetine kendimi kaptırdım. Güçten düşüp merhamet dilendim. Yeraltından Notlar'da dediği gibi: Hastalıklarımızla övünürüz. Bir Cioran olamadım bu durum karşısında. Cioran ağrıları için hastaneye gittiğinde yaşlı bir kadının acılar içinde hastalıklarını anlattığını ve bunlarla övündüğünü görür, doktora görünmeden çıkar hastaneden ve ölene kadar hastaneye gitmez. Bir Cioran olamadım ama her şey fark etmekle başladı. Güvensizlik... Kendime güvenmiyordum, merdivenlere ve arabalara... Sevgililerime, arkadaşlarıma, aileme... Tek başınalığın en şeytani halini yaşıyordum. Yalnız kalırsın yüreğinle baş başa, yalnız kalırsın yüreğini elinde hançerle hayal ederek... Aldattılar mı beni? Bilmiyorum. Kendimi aldatırken dilimdeki kanı emiyordum. Sanırım kanım kalmadı ve intihara hiç bu kadar yakın olmamıştım. Yağmurun altında elleri montunun cebinde bir adam koyuyorum şimdi bu cümlenin sonuna. Yürüyor. İçinde bulunduğu buhranı anlamlandırması ve suretini çizdiği düşmanı yenmesi gerekiyor. Yağmuru hızlandırıyorum bu cümleyle birlikte. Adam aldırmıyor. Yazmak istiyor, çok istiyor. Küçüldüğünü, zavallı bir böcek olduğunu, Kafka'yı da hatırlayarak acıyla hissediyor. Savaşması gerek. Yine başaramayacak ama. Kocaman, çatal dilli bir yılan dejavu. Boğazındaki düğüm dağlar kadar olana kadar yürüyor adam ve birkaç kelime sonra deniz kenarına gelecek. Dalgaların şiddetine özeniyor. Ben rutubetli düşüncelerin kıyısında bunları yazarken O deniz kıyısında ve kim bilir belki ben kafamın içinde boğulurken O da denize atacak kendini, kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaş nidalarıyla uyandım, üstelik uyumadan. Sapkınca davrandım. Önce içimdeki karanlık komutanları tasfiye ettim. Ediyorum ya da. Çünkü hesaplaşmanın önünde durup bıçaklarını yalamaya devam ediyor bazıları. Kağıda boş bakan bir adam koyuyorum tam buraya. Merak ediyor. Çamur gibi bir merak duygusu bu. Tekrar düşüyor. Düşerek oval oluyor. Şeytanın oval hali. Savaş nidalarıyla uyandım, çığlıklar geliyordu koridordan. Kağıda boş bakan adam irkildi. Nefes almak isteyen düşüncelerin ayak sesleri. Bit kadar zaafların duvarları kapladığı odaya ilk önce bu kelimeler girdi. Islak kelimeler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rutubetin, denizin, terin, kanın içinden fırlayıp gelen erdemlerin acımasız olmasını dilediğim ihtilali başlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fark etmekle başladı. Savaş nidaları duydum sonra. Yardım çığlıklarıma cevap vermeyin, acımayın bana ve ne dersem diyeyim dip hakkında inanmayın. Benim yanımda olun bu savaşta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer birileri okuyorsa kaçak kelimeleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem Gezginci&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6057134849300814055?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6057134849300814055/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/dusus-ve-savas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6057134849300814055'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6057134849300814055'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/dusus-ve-savas.html' title='DÜŞÜŞ VE SAVAŞ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7910316928422844773</id><published>2012-01-21T00:07:00.003+02:00</published><updated>2012-01-21T00:07:56.975+02:00</updated><title type='text'>GÜÇ</title><content type='html'>Arabanın önüne atlayan siyah bir kedi görüyorum nicedir. Frene basıyorum, son anda kurtarıyor kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse görmüyor. Hep aynı yönden, aniden fırlıyor... Bugün yine çamur yağdı. Hikayemin bittiği gün yani. Son.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En yüksek gökdelenin kapısına gittim ve avazım çıktığı kadar bağırdım: Mutlu musunuz lan? Mutlu musunuz? Nefret yoktu içimde. Merak ediyordum. Güvenlik görevlileri geldi. Gözlerimin içine baktılar kızgın kızgın, o sırada siyah kedi geçti arkalarından. İşte. Onlar da görmedi. Daha çok kızdılar... Nefret yoktu içimde. Gerçekten merak etmiştim. Güçlü olmak istiyordum. Mutlu musunuz lan? Otobüste, aniden ağzımdan kaçtı. Bir çember oluştu etrafımda. Korktular benden. Bu korku, delilik cesaretinin yarattığı rastlantısal korku. Oysa güçlüden korkar insan, otobüstekiler benden güçlü olduklarına inanıyorlardı, deliliğimi hile unsuru olarak gördükleri için çekiniyorlardı. Dürüst değildim onların gözünde. Tabi ki kimse cevap vermedi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nerede olursa olsun; perde, duvar, tablo, cam... sol taraftan bir örümcek tırmanıyor. Siyah, serçe parmağımın yarısı kadar. Tüylerim diken diken oluyor önce. Vurmaya yelteniyorum kaçıyor. Onu da kimse görmüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay gelsin... Ben roman yazıyorum, bana iki ekmek. Aslında yazmıyorum. Mahallede laf çıkmış, keçileri kaçırmışım. Kolay falan gelmesin pis herifler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayemin sonuna yaklaşıyoruz. Başı mı? Ev var, aile var, okullar, askerlik falan... İnsanların üzerinden köprü kurarak geçtim. Ukalalıktan çoğu zaman, bazen de nihilist rüyalarımdan dolayı. Onlar da beni delip geçtiler. Görmediklerinden. Roman bunun hakkındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba. Ses yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün çamur yağıyordu. Hikayemin bittiği gün yani. Zamanı elimde oyuncak etmek isterdim. Bira içip saate dikiyorum gözlerimi, oynatabilir miyim diye. Olmadı. Tam o an aklıma geldi yazarken istediğimi yapabileceğim. O an işte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arabanın camında örümcek vardı ve siyah kedi yola fırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kare şöyle olmalı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam (monolog) : Kimse benden bir şey istemiyor. İstemek! Başlı başına sorun. Cümlenin içinde bile kullanmamalı, düşünmemeli. İsteklerimiz için vermek zorundayız. Parça parça yok oluyoruz. Ölüme giden yola seriyoruz parçalarımızı. İstiyoruz. Kimse benden bir şey istemiyor. Ben istiyorum. Toplu iğne ucu kadar huzur istiyorum. Artık zor. Sona geldim. Çamur yağıyor. Hikayemin son cümleleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık biliyoruz o gün çamur yağacak. Trafik kazasında ölmek için her şey müsait. Kedi yine kurtuldu ama örümceği ezdim. O sırada bir adama çarptım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmekler vardı elinde. Kafası kana bulanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eve gittim. Televizyondaki cinayetleri izledim, bakkala gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay gelsin. Senaryo yazıyorum ben, iki ekmek bana. Aslında yazmıyorum. Mutlu musunuz lan? Yaka paça çıkardılar dışarı. Neyse ki ekmekleri vermişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarptığım adamı düşündüm. Yıllar önceydi. Çamur yağıyordu. Oracıkta öldü adam. İki mastürbasyon arası bakkala gönderilen ergen gibi güçsüz hissediyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayemin sonunu uzattım. Başındaki renksiz kareleri duvara poster yaptım. Bir kız geldi geçen kafeye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi bendim. Bu da uydurma aslında. Bakkaldan eve giderken bunu düşünüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çamur yağıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi, yemeği ısıttım ben de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem Gezginci&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7910316928422844773?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7910316928422844773/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/guc.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7910316928422844773'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7910316928422844773'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/guc.html' title='GÜÇ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7752119561637310884</id><published>2012-01-09T22:12:00.003+02:00</published><updated>2012-01-09T22:13:51.117+02:00</updated><title type='text'>TASVİR</title><content type='html'>Birkaç test yaprağı; sınava sokacaklar beni. Kalemler renk renk; lambayı kapatınca yalanları ortaya çıkıyor. Mantar pano karşımda; yapmam gerekenleri çiviledim üstüne, yapmamam gerekenleri biliyormuşum gibi. Kitap ayraçları bir sürü bir sürü, solunda masanın dimdik duruyorlar; hikayemi unutmayayım diye koyuyorum ara sıra uyanışlarıma ve kalkışlarıma. Not kağıtları renk renk; kalemlerden farkları ne? Matematik ve felsefe ve müspet ne varsa kalın kitaplar halinde masamda. Diğerleri, yani uydurma baş taçları, onlar dört yanımı sarmış nöbetteler. Ola ki çıldırırım beni Raskolnikov yapacaklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisayar ve fanı ve kafamın içine sızan şu eskimişliği hatırlatan uğultu. Bilgisayarın yanında iki kolon; sesleri pek sahte, diyeceğim o ki odama giren müziği önce çavuş okuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkea koltuğum bir de... Rahat, oturdum mu üzerine sarıp sarmalıyor deliliğimi. İki tane düşünce kaçtı nöronlarımın hayvanat bahçesinden, şehrine indi planlarımın ve haberlerde dinledim; kocaman pençeleriyle parçalamış gelecek kaygılarımı. Artık özgürüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvarda haritalar var. Eski İstanbul haritaları ve Dünya, mitolojik temalı. Kim bilir kaçıncı kez yazıyorum bunu? Eski İstanbul haritaları ve Dünya... Bir küçük kilim, elbise dolabı ve masa kaba taslak bunlar var. Dönüp dolaşıp gözüm geziyor odamda. İçimden konuşmamak için, yalan yok, direk klavyeye sarılıyorum. Çünkü kaleme ulaşacak sabrım yok, delilik acele dahiliktir, kendime pay çıkarmadan ama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumbarayı unutuyordum. İçinde yüzlerce demir para var. Şeffaf üstelik, maddi yanımı törpülüyor, kıyamıyorum bütünlemeye. İlaçları unutuyordum. Onlarca ilaç var. Kaşınmıyorum artık, eski dost kıvamında sağda solda yerde tavanda, her yerde ilaçlar ve tabutları. Şapkamı unutuyordum. O da kitapların önünde asker selamı veren çocuk gibi. Büyüsün kodese girecek şapkam. Gurur duyacağım onunla. Kendimi unutuyordum ve oturduğum sandalyeyi. Unuttuklarımı bir paragrafta topladım. Kendim var bir tane daha ve bir tane daha ve bir tane daha. Siz varsınız, onlar var. Unuttuklarım hatırladıklarımın üstüne bastı. Antidepresan yok odamda ve şizofreni ürünü gölgeler... Yine de tasvirime sokuşturuyorum onları, camın arkasından el sallayan adam alınır diye... Öyle bir adam yok. Odam bu kadar dağınık ve boş. Uyduramıyorum ek nesneler ek canlılar ek hikayeler... Olduğu olacağı bu kadar. Cemal Süreya okudum bu akşam. Onu unutuyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem Gezginci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7752119561637310884?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7752119561637310884/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/tasvir.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7752119561637310884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7752119561637310884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/tasvir.html' title='TASVİR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1276314595279416788</id><published>2012-01-01T23:42:00.001+02:00</published><updated>2012-01-01T23:48:11.642+02:00</updated><title type='text'>YENİ YIL</title><content type='html'>Geçmiş mezarlıktır. İyi veya kötü anılır. Ders alınır, utanılır. Mezar taşlarımız vardır, çığlıklarımız. Zamanın içine uğurladığımız hayat parçaları için düzenlediğimiz cenaze törenleri hala gözümüzün önünde. Geçmiş kahverengidir. Birkaç sözcüğü besleyecek kadar toprak, fazlası kemik ve kurtçuk. Yeni yılın eskiyen ilk gününde "her dakika ölümü tadacaktır" yazıyor duvarlarda. Duvarlar; çatlaklarında gelecek güzel günleri müjdeliyor. Geçmiş takvimdir. Aşk zamansız temennilerin çiçek suretine bürünme eylemi. Yeni yılın biten ilk gününde, başlayacak olan bütün ikinci günleri kutluyor kalplerimiz. Kanımızla suluyoruz sevgimizi, düşüncelerimizi... Mutluluğun meyveleri renkleniyor şimdi. Hüznün ve acının meyveleri aynı zamanda. Hayat; sahilde yürümek becerisidir. Dalgalara bakarken gözlerinin dolması ve cenneti, cehennemi, takvim yapraklarında oluşan yığını sevme becerisidir hayat. Büyük konuşmak kendi kendine, gururlanmak, titretir Tanrı'nın koltuğunu.Tekil güce izin vermek, çoğul sorularla barıştırmak onu. Geçmiş barışmaktır, asla pişman olmadan. Yazamıyorum. Yazamayacağım belki de hiçbir zaman. Geçmiş umut veriyor bana. Yeni yılın can çekişen bu ilk gününü gelecek! gelecek! nidalarıyla uğurluyorum. Mezarlıklarda yatılmaz. Az durulur, toparlanır kuru otlar ve gidilir. Şehir bizi bekler an itibariyle ve belki de yaylalar, dağlar bekleyecek bizi. Her yıldan farklı olarak bir yasemin alıyorum zamanın yıldızlı sarmalından. Ferah günlere işaret olsun diye elinden tutuyorum. Eyvallah ikibinonbir... Ben bir su dökeyim, arkandan... Kılık değiştirip geleceksin nasılsa, maskene yaşlarımızı nişanlayacağız. Eyvallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem Gezginci&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1276314595279416788?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1276314595279416788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/yeni-yil.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1276314595279416788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1276314595279416788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2012/01/yeni-yil.html' title='YENİ YIL'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8695125641289748442</id><published>2011-12-28T20:00:00.003+02:00</published><updated>2011-12-28T20:44:29.608+02:00</updated><title type='text'>İSYAN</title><content type='html'>Her şeye ve herkese isyan. Pamuk ipliğine bağlı hayatlara, düşünceleri pelteleşmiş güçsüz boşluklara isyan. Ağzı bozuk sokak köpeği karşılıyor beni. Olur olmadık yerde çiftleşen itlere sövüyor. Kedilerden şikayetçi ve çocuklardan. Kafam kazan gibi diyorum. İmgeleri taciz eden bir sapığın ellerine misafirliğe gitti ellerim. Okşuyorum umarsızca kelimeleri, intikam alıyorum bilinçaltımdan ve Freud'dan. Dikizliyorum karanlık yanlarımı. Hırsız mıyım? Katil mi? Hiçliğime kravat takamadığımdan bu arayışlar. Kundakçı mıyım? Değilim. Önünde eğiliyorum her otoritenin. Bir gün hayalarını çekip koparmak umuduyla. Umut... Benim gibi bedenlerde sümük kıvamındadır. Umut sümkürürüz. Mendilimiz vardır akça pakça, küfür bedenli biri gelir ağlatır, umudumuzu sileriz mendile. O da gizlice... Akışkan davranışların onursal ezikliğine granitten isyan. Ya da sadece yazıda kalacak uçtum kondum öfke patlamaları. Düşmana gerek yok içimdeki devrimi baltalayacak, ben varım en eleştirel yanımla gözümü oyarım. Pes ederim. Yine de düşerken yanımda birkaç zalim götürmek isterim, birkaç dolandırıcı ve birkaç ego topağı. Şartların eşitlendiği bir dünya hayalini semavi dinlerden çalmaya karar verdim. O mahşer kalabalığında her türlü pisliği yapacak ezilenleri düşlüyorum. Patronlar, yöneticiler ahkam kesmeye kalkarlar ve zurna, kaval her neyse üfler canını sevdiğim meleği. Hepsini inleten zulüm görmüşleri hayal ediyorum. Torpil varsa, katakulliyle kazanılmış paralardan kıyma olmuş kurbanlar yumuşacık sevapsa... Mutlaka bir paralel evren var isyanın çelikleşip moleküllerin kötülere kafa atacağı. Mutlaka var... Paragraf yok yine. Cümleler bile öylesine. Anlam veremediğimden yani, ne yazsam mübah olurun özgürlüğüyle. Hep duyarım yine duydum: hiç iyi şeyler olmuyor mu? Oluyor ama olan aşk değilse gerisi laf-ı güzaf. Neyse ki benimki aşk. Gülümseyen, yormayan ve isyanıma çiçek dokunuşuyla ilaç olan bir aşk. Mutluluğun karşısında duran bütün kara ellere isyan. Neyse ki iyi şeyler oluyor. Bırakın diğerlerini, benimki aşk. Boğazlamak isterken mecazi anlamda anlamım ta kendisini. Balkondaki çiçeğe bile düşmanken onlar... Yine onlar ve bizler. Kim biz? Kim onlar? Ben dersem yıkılırım. Biz olsun çimenler, kumrular, japon balıkları... Onlar, parlak taşları hayat zannedenler. Bizler ve onlar. Ben bazen onlar oluyorum onlar bazen ben. İçimdeki düzene isyan. Boğazıma düğümlenen gemiden gözyaşı vergisi isteyenlere. Var bu gemi. Adem'den beri. Semavi hikayelere selam olsun. Eşitlik varsa ben varım. Yok, böbürlenecekse ensesi kalın haramzade günde beş kere yatıp kalktı diye, arıza çıkarırım. Kovulurum belki, bakarsın meraktan gelen mistik soy isyanla yoluna devam eder.&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Erdem Gezginci&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8695125641289748442?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8695125641289748442/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/12/isyan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8695125641289748442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8695125641289748442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/12/isyan.html' title='İSYAN'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4039465876675806561</id><published>2011-12-24T23:20:00.003+02:00</published><updated>2011-12-25T00:07:55.983+02:00</updated><title type='text'>İNZİVA</title><content type='html'>Tozu dumana katıp uzaklaşıyorum. Her adımım korna sesi, her adımım dişlerini sıkmış çöp tenekesi... Şarkı söyleyemiyorum giderken. Çünkü dilimi kestim mezar taşıyla. Metaforların uzağına, kendime, ona, sana, buna gidiyorum. Geliyorum gerçek olup. Kitaplarımı yakıp, aklımı uyutup beşikte ve tırnaklarımla çizdiğim duvara tükürüp, geliyorum. Gidiyorum kristal kum tanelerinin kucağındaki inzivaya. Paragraf yok eğer aklınıza takıldıysa. Nokta bile usulen düşüyor, virgüller şeklen akıyor sayfaya. Gerçek aralıksız dönen zamanda. Yalnızlığına dönen yıldızın kara sürprizlerle devinmesinde gerçek. Hadi suçlayın beni. Eleştirin. Yok hükmünde sayın söylediklerimi. Ne fark eder? Çelikten, masmavi bir tekliğin içindeyken duyar mıyım? Ya da en iyisi görmeyin beni. Roman olsun yokluğum. Suda yürüyerek kaçıyorum. Bitmez dediğimiz her ne varsa bitirip geleceğim. Dişlerimi karıştırıyorum kara minarelerle. Giderken yanıma aldıklarımı bırakıyorum geride. Girdaplar bırakıyorum, dalgalar atıyorum çantama. Çantam; ölümsüz derinliğe sahip. Ceplerim; okyanusların öpüştüğü yerden delinmiş. Karlar çarpıyor gözlüğüme. Mutlaka paçamdan tutmak isteyen biri vardır. Var mıdır? Kaç yalnızlık bir anlam yapar ki? Ölmek bile çare değilken, kaç monolog dile gelir cesaret edip? Zor. Yağmurun toprağın üzerine çıkardığı kemiklere basa basa ilerliyorum. Karamsar deyin bana. Cümlelere tecavüz ettiğimden dem vurun. Şikayet edin yüce aklınıza hatalarımı. Umrumda değil. Kafaların içindeki jöleyle kafaların dışına sürülen jöle eşit nasılsa. Sulanan aklımı veriyorum japon balığıma. Hadi onu da tehdit edin. Aç bırakırız deyin. Korkutun gözünü kalabalık kapılarınızla. Kilitleyin. Biliyorum, turuncu dünyasında boğacak sizi, bizi, beni, hepimizi... Kıçıma savurduğunuz tekmelerin intikamını alacak. Belki gülerim o zaman, boğazımdaki gemi kalkar belki. Var böyle bir gemi. İstanbul dediğimde içimde, şiir dediğimde, daha bir sürü safsata sıraladığımda içimde, sallanıyor o gemi. Gözlerime vuran dalgalar kötü yola düşüyor. Hıçkırıklar kırılıyor. Şarap şişesiyle vuracağım bir gün geminin kıçına. Vira vira demir alacak. Bir omuz mu olur, kalbimin grev yaptığı talihsiz bir an mı? Yoksa bol madenli, yarıklı trafik kazası mı? Mavi bir evin bahçesinde yeni yavrulamış köpeğimin gıdısı da olabilir ama uzaklaşıyorum kar küresinin iyimserliğinden, inzivaya çekiliyorum... Hikayeler attım kumbaraya. Geldiğim de kıracağım ve bütün hikayelerle içki alacağım. Paçalarım buluta bulanmış olacak geldiğimde. Dize gelmiş olacak asfaltlar, gökdelenler, cüzdanlar. Yok yok. Ütopik her ne varsa canı cehenneme. Bir Camus iyimserliği olsun kafi. Boş ve karanlık odanın köşesine sinmiş ruhum dinlensin. Görülecek hesabım var nemli sokaklarla. Kedilerin yanına, camlardan süzülen yağmur damlalarının yanına, şehrin bağırsaklarındaki köpek çetelerinin koynuna, aklınıza gelen ilk nemli loş mekana... Gidiyorum, inzivaya...&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Erdem Gezginci&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4039465876675806561?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4039465876675806561/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/12/inziva.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4039465876675806561'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4039465876675806561'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/12/inziva.html' title='İNZİVA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-122157247631710647</id><published>2011-12-23T13:17:00.004+02:00</published><updated>2011-12-23T14:27:51.798+02:00</updated><title type='text'>SÜRGÜN</title><content type='html'>Hayatımdaki tercihler bana ait değil. Bu yüzden sürgünüm. Ait olmam gereken, ait olmak istediğim düşünce topraklarını özlüyorum, sevgi topraklarını. Bazen bir kadını özlüyorum olmayan. Zavallı ruhum karanlığın içinde kıvranırken aydınlık caddeleri özlüyorum. Özlemek; sürgün için nefes gibi, su gibi... Memleketimi özlüyorum, bastığım yer, gözümün önünden akıp giden şehir, insanlar... gurbet kokuyorlar. Dillerinden anlamıyorum, bakışları düşmanca. Her sürgün gibi yeniden başlıyorum. Her gün yeniden, her saat yeniden. Başlangıçlardan alıyorum gücümü. Boğazıma düğümlenen geminin limandan ayrılmasını bekliyorum. Korkuyorum bir de. Kavuşamadan ölürsem diye korkuyorum. Zamansız gitmenin ihtimali uzaklığımı yırtıyor. Ellerimi uzattığım oluyor rüyalarımda. Beni bekleyen insanları düşünüyorum. Mektuplarım geri dönüyor: GÖNDERİLEN KİŞİ ADRESTE BULUNAMADI. Boşluğumdan boşluğuma kelimeler bile ulaşmazken ben nasıl varacağım o güzel günlere? Umutsuzluğa düşüyorum sıkça. Hikayeler uydursam gerçek zannediyorlar. Yaşadıklarımı yazsam hayal gücümden dem vuruyorlar. Kimliklerimi yakıp yazıyorum ben de. Onlarca yazar var etrafımda, çala kalem oluşturuyorlar hikayemi. Bir gün bakıyorum el pençe af diliyorum, bir gün hırçın bir boğa gibi şuursuzum. Kolum bacağıma düşüyor zaman zaman. Gözlerim enseme geçiyor. Üstümü çizen kalemler ve her neyse işte o çevremdeki insanlar; acıyorlar bana. Yüzüm sınırların içinde, yasak çıkması ve girmesi. Her sürgün gibi isyan ediyorum. Beni engelleyen ne varsa yıkmak ve yakmak ve yok etme yöntemlerimi çeşitlendirmek istiyorum. İstedikçe nefessiz kalıyorum. Bahanelere sığınıyorum. Sığındığım bahanelerin bir yağmurluk işi var; eriyip gidiyorlar, akıyorlar şakaklarımdan. Ben şov yapmak için yazmıyorum. Bıktım ağzı açık hayran budalası gibi sırıtıp duranlardan ve bıktım boş kafaların somurtuk entelektüelliğinden. Bıktım gri loş fabrikaların hayatımdaki rolünden. Dua edecek Tanrı arar her sürgün. Bulur. İnandığım ne varsa ayaklar altında. Domino taşlarına benziyor kaybetmelerim. Birini itmiş annem beni doğurarak ve o cezbedici devrilme gürültüsü eşliğinde her saniye kaybediyorum. Kazanamadıklarımı kaybediyorum. Yaşayamadıklarımı ölüyorum. Çocukluğum bitmedi. Ergenliğim bitmedi. Gençliğim bitmedi. Alelacele, utanarak geldim bu günlere. Haber bekliyorum oralardan. Haberleri seyrediyorum, dinliyorum. Belki.... Belkilerin sonrasını getiremiyorum. Çapaklı sabrım tükeniyor, yollara bakamaz hale geldim...&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Erdem Gezginci&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-122157247631710647?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/122157247631710647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/12/surgun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/122157247631710647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/122157247631710647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/12/surgun.html' title='SÜRGÜN'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8389641974171750070</id><published>2011-11-20T23:00:00.001+02:00</published><updated>2011-11-20T23:01:56.426+02:00</updated><title type='text'>SERSERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-RmaWcwXIT6c/TslqrPIdX3I/AAAAAAAAAMg/uIbFKBDobA4/s1600/ser.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-RmaWcwXIT6c/TslqrPIdX3I/AAAAAAAAAMg/uIbFKBDobA4/s320/ser.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5677186096306151282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="text-align: justify;margin-bottom: 0cm; "&gt;SERSERİ&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Kazım Abi.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Meyhaneye girişin aklımda. Kadehi tutuşun. Hala öyle insanlar, öyleyiz hala. Bir kızla sokulsan yanımıza, kör desen, kimsesiz desen, elinden tutun, yardım edin desen... Önce sıvışırız, sonra namussuz yaparız seni. Sana yazmak şart oldu Kazım Abi.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Balıklara akıl soruşundan bahset biraz. Hatırlat bize İstanbul'u. Unuttuk, öyle deme. Bakmadan geçiyoruz yanından Galata Köprüsü'nün ve gözümüz takılmıyor kovadaki balıklara. O balıklar ki senin ellerinden öpmüşlerdi. Kayığının içinde derdine derman, tezgahında rakı parası olmuşlardı. Ölsen bağırmazdın, kör değiller ya kağıttan okusunlar derdin. Sana yazmak şart oldu... Tezgahlara seriyoruz ruhumuzu ve bağırıyoruz delice. Önce kendini pazarlamalı insan diyorlar. Dirseklerimiz masaya dayalı, giriyorsun fırtına gibi içeri... Ne oldu Kazım işin iş diyoruz. Gözümüz siyah bakıyor, senin yüreğin beyaz, film oluyoruz Kazım Abi.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;İki karga alacağım, bir de niyet kutusu. Karanlık maniler yazacağım. Sen yapamadın, aklındaydı. Ben senin yerine yapacağım. Okuyacaklar “yalancısın” yazacak. Okuyacaklar “zalimsin” yazacak. Okuyacaklar okuyacaklar, kargalar yüzlerine vuracak ne olduklarını. İki karga alacaktın, bir de niyet kutusu. Kayığı boyamak için boya alacaktın. Kumarda kazandıklarınla yolunu bulacaktın... İnsanlar diyordun insanlar, sevmeye değmez bir tanesini bile. Sana yazmak şart oldu Kazım Abi.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Beyaz Güvercin'i anlat biraz. Hatırlat bize aşkı... Elimi bile sürmedim derken sen, güvenemeyiz biz ellerimize bile. Organlarına sahip çıkamayanların karşısında dünyayı sahiplendin, aşkını, denizi, arkadaşını sahiplendin. İçimiz dökülüyor Kazım Abi. Sana yazmak şart oldu...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hırsızlık yaparken sen gördük paranın fazlasını kasaya fırlatışını. Duyduk kendini ihbar edişini. Kumarhane soymuştun, affetik en kötümüz bile seni... Sen affetmedin kendini. Karanlığın merkezine iyilik yapıyordun; sesin sert, tavrın dağ gibi, duruşun dalga dalgaydı... Klasik deyip küçümsedik, yeşilçam dedik, fakir çocuk, kör kız, parasızlık, kulübe... Alay ettik, ediyoruz hala. Bakma özledik ama izin vermiyorlar artık seni hatırlamamıza. Gözü açıldı insan yanımızın, adını yazdık kayığımıza ve isimsiz, evsiz, kimsesiz arkadaşına güvendik. Yok yok, güvenemeyiz biz. Sana yazmak şart oldu Kazım Abi...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Umutla sarıldığında parmaklıklara, bekleriz dedik, bekliyoruz... Sen çıkana kadar gitmeyeceğiz bir yere. İstanbul'un boğazı yalnız, denizi yalnız, balıkları yalnız... Sen gel yalnızlığa içelim Kazım Abi... Uzun uzun konuşmayalım.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Zamanı gelince gidiyorum elveda şarkısı, tamam öyle mi?&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Bırakmayız. Gülüşün vardı senin heyt bee, denize attığın balıkların şarkısı vardı en insaflısından... Sana yazmak şart oldu...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Bitirim Kazım'ın masalındayız, farkında değiliz. Yılmadan korkmadan bekliyoruz, derya ortasındaki evi birlikte yapacağız...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Kazım Abi.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;i&gt;Saygıyla...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Erdem Gezginci&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8389641974171750070?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8389641974171750070/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/11/serseri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8389641974171750070'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8389641974171750070'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/11/serseri.html' title='SERSERİ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-RmaWcwXIT6c/TslqrPIdX3I/AAAAAAAAAMg/uIbFKBDobA4/s72-c/ser.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2858972593688114684</id><published>2011-10-11T22:31:00.002+03:00</published><updated>2011-10-11T22:34:10.220+03:00</updated><title type='text'>HAREM – SİRKECİ FERİBOTU</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-oy2MW0Y0OeA/TpSaG6xjZlI/AAAAAAAAAMU/Bzt9SkNibg4/s1600/30452.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 154px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-oy2MW0Y0OeA/TpSaG6xjZlI/AAAAAAAAAMU/Bzt9SkNibg4/s320/30452.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5662320075158546002" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;HAREM – SİRKECİ FERİBOTU&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Arabalar gürültüyle feribota binerken silik adımlarla sessizce yanıma geldin. Salacak'a doğru baktın. Rüzgardan dolayı gözlerini kıstın. Rüzgar; ipinden kurtulmuş vahşi bir köpeğe benziyordu. Yaz mevsiminin sıcak tasmasını koparıp Sonbahar'ın gri özgürlüğünde kaybolurken biz yoluna çıkmıştık. Feribottakiler... Harem'den Sirkeci'ye arabaları taşımak için yapılan, yaya yolculara da “Biz de oraya gidiyorduk.” muamelesi yapan feribotun kapağı tiz alarm sesiyle kapandı. Gözlerini yavaşça kapattın ve yavaşça açtın. Sert ve soğuk rüzgardan kısmamıştın gözlerini. Engelli düşüncelerin şehrin kaldırımlarında debeleniyordu. Bazen göstermelik çarelerle ferahlıyordun, bazense birkaç santimlik çıkıntılar gözlerine oturuyor, sadece duruyordun. Dalgalar Kız Kulesi'nin eteğinden dökülüp feribota çarpıyordu. Elinde kahveyle tekrar yanıma geldin. Herkes içerden bize bakıyordu. Ya da ben öyle hissediyordum. Sen kimseye bakmıyordun. Boğaziçi Köprüsü ayrılmak üzere olan iki sevgili arasında gerilimiş anılara benziyordu. Beylerbeyi Ortaköy'e son kez bakarken yağmur başladı.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Yürüyüp sağımdan soluma geçtin. Feribotun merdivenlerini çıkarken güçsüz ve çelimsiz  görünmüştün gözüme. Oysa meydan okurcasına yaslandın korkuluğa. Çaktırmadan sana baktığımı düşünürken, beni görmüş olabileceğin aklıma düştü. Artık düşüncelerim bu hissin tutsağıydı. Rezil olmak korkusu hareket halindeki geminin sebepsiz demir atmasına benzer. Ya batarsak, ya deniz canavarları çıkarsa önümüze, ya batarsak, ya batarsak, ya batarsak... Tekrara düşen sanrılar dışardan nasıl göründüğümüze dair orta oyunları oynar. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, ter basar. Seri ve manasız hareketlerle gerçekten dikkat çekmeye başlarız. Feribot Karaköy istikametinden Haliç'e doğru dönerken kahve almaya karar verdim. Dirseklerini yasladığın vernikli tahtayı, üzerine bastığın kalın çeliği, bakışlarınla ittiğin şehri, beni, içerdekileri, aşağıdaki tonlarca arabayı... Her şeyi... Anlıyordun. Yüce gönüllü heykellerin duruşunu takınıp beni rahatlattın. Dudağının kenarından düşecek gülümsemeyi bekledim. Şimdi alenen sana bakıyordum. Gökdelenler kaşlarının arasından geçip utancımı parçaladı. Kapıya doğru ilerledim...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Her şeyi baştan almalıyım...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Bakışlarından rahatsız oldum. Hiçbir şey düşünmüyordum. Hiçbir şey hissetmiyordum. Nemli soğuk hava tenimi uyuşturmuştu. Üzerime saldığın tedirginlik beni sinirlendirdi. Dalgalara, uzaklara, bana, dalgalara, gemilere, bana ve Harem'e, aşağıya, bana baktın... Neden karşıya geçtiğimi bile unutmuşken, belki de bazı gerçekleri görmem için karşıma çıkmıştın. Elimde kahveyle yürürken seni arkadan gördüm. Omuzların dinamitle parçalanan büyük kayaları andırıyordu. Kafan yenilmiş bir dağ gibi, sadece duruyordu. Seslerin içinden geçiyorduk. Tek ortak noktamızın bu olması, İstanbul'un biraz da seslerin şehri olduğunu düşündürdü bana. Martılar, feribotun motoru, şehir insanlarının kafalarındaki sesler. Ne düşünüyordun? Umrumda değildi. İzlediğimi anladın, benim tarafımdan değil ama. Herhangi biri tarafından izlendiğini düşündün ve bu tahminin o an doğru çıktı. Huzursuzluğunun birkaç metre yanında demirledim. Denizci olsaydım diye düşündüm. Olsam dedim kendi kendime. Yaşım kaç? Sahi kaç yaşındayım? Böyle soruları sormaz insan. Büyük meselelere kafa yorarken bir bakarız bedenimiz parkta. Ne işin var burada diye sorsak, şimdi mi hatırladın diyecek. Son diyalog olurdu bu herhalde, sonra mezarlık. Hatalarımızla bir kere dahi olsa hesaplaşma fırsatı sunar mı hayat? Adım bile kaygan zemin harflerin ucunda. Boğaziçi Köprüsü hasretle birbirine doğru koşan iki sevgili arasında kalmış ışığa benziyor. Kavuştukları an kıtalar öpüşecek, sis bu yüzden çöktü. Yağmur başladı...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Yağmur gözlüklerime vuruyordu, nem her yerimi sardı, üşüdüm. Ellerini cebine soktun, sanki cebinde akrep varmış gibi hemen çıkardın. Telaşla sağa sola bakındın. Tekrar ceplerini kontrol ettin ve gittin... Korkmadım senden. Soğuk kanlı hayvanlardan almışım halet-i ruhiyemi. Olaylara karşı değil sadece, hayatın her hali karşısında kan kadar soğuğum. Telaşına imrendim bu yüzden. Hızlı devinimlerini zihnimde kendime uyarladım. Paslı bir dozerle pikniğe gitmeye benzedi kafamdaki tablo. Hurdanın içinden yeşil kırlara doğru, üstelik çocuk çığlıklarıyla... Pis görüntüsünün içinde İstanbul da cıvıl cıvıl. Arkamda durmuş bana bakıyorsun. Acaba birine mi benzettin? En basit ve en insani soru zifiri kuruntularımdan kurtulup gelmişti işte...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Kahveyi alıp döndüğüm zaman yerinde yoktun. İçeri girmediğine göre feribotun başından öbür tarafa  gitmiş olmalıydın. Belki de öbür taraftan içeri girdin...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Acaba ben de mi gitsem diye düşündüm.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Takip ediyormuş gibi olmasın...  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Siren sesleri sardı her yanı. Kapak inerken çalan tiz alarm sesinden çok farklıydı bu ses. Koşarak çıktık dışarı. Biz, yani içerdekiler... İki yanını da görebiliyordum feribotun. Bir adam vardı dışarda. Acaba daldığım bir an öbür tarafa mı geçti? Herkes aşağıya bakıyordu o tarafta. Kalabalığın arkasında kaldım.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;“Boğuluyor!”  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;“Şuraya!”  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;“Şuraya...”  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Marmara Denizi'nin pusuna doğru çığlıklar yükseliyordu feribottan.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Nasıl yaptın bunu? Neden? Büyük bir derdi var diye düşündüm önce. İlk defa mı İstanbul'a geldi acaba ya da serserilikten mi duruyor dışarda bu soğukta? Anlam veremedim, hele yağmur başladığında. Dirseklerini korkuluğa dayamış Boğaziçi Köprüsüne bakıyordun. Camda oluşan buğu ensene kadar kapatmıştı seni. Yanına gelmeyi düşündüm. Dışarı çıkmaya cesaretim yok hayal edeyim madem dedim. Gözlerimi kapattım yavaşça... Zamanın ve hesapların dışındaydık burada. Nereden gelip nereye gidiyorsun diye sorsalar, ki sordum kendime bunu düşünürken; sadece esnerdim, esnedim cevap verirken. Ağlayarak bakışan iki sevgili arasında yok olmuştu köprü. Çaresiz vazgeçişin tanımına uygun, yıkılıp gidiyordu. Rüya mı hayal mi kestiremedim. İzleniyormuşum hissine kapıldım. Gözlerimi açtığımda ellerini cebine sokuyor, çıkartıyor ve tekrar sokuyordun... Bakışlarımı terse çevirdim. O ara yer değiştirip atlamış olmalısın...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;“Balıkçı teknesine çarpmışız.” dedi biri...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;“Parçalanmış!” nidası yükseldi birinden...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Harem-Sirkeci Feribot'undan inerken gözlerim seni aradı.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;Erdem Gezginci&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2858972593688114684?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2858972593688114684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/10/harem-sirkeci-feribotu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2858972593688114684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2858972593688114684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/10/harem-sirkeci-feribotu.html' title='HAREM – SİRKECİ FERİBOTU'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-oy2MW0Y0OeA/TpSaG6xjZlI/AAAAAAAAAMU/Bzt9SkNibg4/s72-c/30452.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-87023114257774528</id><published>2011-09-19T23:45:00.002+03:00</published><updated>2011-09-19T23:50:08.447+03:00</updated><title type='text'>İÇİNDEN ÇIKAMADIĞIM BİR HAYALET HİKAYESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-rB8DLuQNV6c/Tneq_M8zBnI/AAAAAAAAAMM/Yc7NorKiGKQ/s1600/3261b.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 318px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-rB8DLuQNV6c/Tneq_M8zBnI/AAAAAAAAAMM/Yc7NorKiGKQ/s320/3261b.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654175859971655282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;  İÇİNDEN ÇIKAMADIĞIM BİR HAYALET HİKAYESİ&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Kızıl bıyıkları dudağını aşıp ağzına giriyordu. Sesi heyecanla yükseliyor; “pervaz” “kız” “kapı” kelimeleri ağzından çıkarken fısıltıya dönüşüyordu. İki kolunu birden havaya kaldırıyor, yeminler ediyor, gözlerini kocaman açıp alnındaki teri siliyor ve “İşte böyle, işte böyle...” diye sesini titretiyordu... Karşısındaki adam gözlerini ayırmadan bu gösteriyi seyrediyor, dudağının kenarında bazen alaycı bir gülümseme, bazen korku dolu bükülmeler peydah oluyordu.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; “İki çay.” dedi heyecanlı meddah.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Ben de bir kahve söyledim, sade...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Birkaç tabure önümde sırtını gördüğüm adam kendini geri doğru itti. Hikayeyi anlatan adam  üzerine doğru bir hamle yapmıştı.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; “ Burada işte burada, bakkalın çırağı, o da görmüş, heykel gibi duruyormuş. Babası da oradaymış, pervaza asılıymış. Sonra bizim Veli öğretmen, o da bir keresinde faturalar için uğramış. Kız sessiz sedasız odadan çıkıyor, kapıya asılıyormuş. Böyle işte böyle... Değil mi?” diye sordu bana kahve getiren garsona... Hepimiz , çay bahçesindeki herkes yani, şeker kolilerini taşıyan bakkalın çırağından aldık bakışlarımızı ve garsona döndük.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; “Öyle abi öyle” dedi umursamaz bir şekilde, hikayenin gözkamaştırıcılığı gitti, hepimiz hikayeyi anlatanın deli olduğuna kanaat getiren tavırlarla önümüze döndük.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Deli meddah; lavları tükenen volkan ya da geceden kalma köz gibi usulca yerine oturdu. Kızıl bıyıklarını alt dudağıyla düzeltip çayından bir yudum aldı. Sen onlara bakma dercesine karşısındaki adama yaklaşmasını işaret etti ve ikisi kafa kafaya vermiş ayçiçeklerini andırdılar bir an. Bir an diyorum çünkü adam o kadar ani fırladı ki yerinden, karşısındaki adam arkaya doğru düşüp benim oturduğum masaya kafasını vurdu. Ben yerimdem sıçrayıp kahveyi üzerime döktüm ve görebildiğim kadarıyla herkes korkuyla irkildi.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; “Hayalet diyorum, hayalet” diye haykırıyordu adam. O evde, babasından ayrılmak istemeyen genç kızın sürekli odasından çıkıp kapının pervazına asıldığını ve babasının buna kahkahalarla gülerek “Aferin benim sporcu kızıma” dediğini, o kız öldükten sonra öbür tarafa gidemediği için, babasının heykelini yapıp kapıya yerleştirmiş olabileceğini, karmaşık, hararetli, ağzından tükürükler sıçratarak anlatıyordu. Korkmama rağmen dikkatlice dinledim ama yine de söylediklerine anlam veremedim...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Yere düşen adam öfkeli bir şekilde yerden kalktı. Deli meddahımın yüzüne bile bakmadan çekti gitti.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; İçinden çıkamadığım bu hayalet hikayesini merak ettim. Elleri ve vücudu titreyerek yerine oturdu, kızıl bıyıklarını yolmaya başladı. Koparıyor ve bakıyordu. Koparıyor ve bakıyordu. Garson önüne bir bardak su koyduğunda yorgun ve ağlamaklı teşekkür etti.  &lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Kimse size inanmadığında böyle olursunuz. Anlaşılmamanın çetrefilli yollarında anlamak isteyenleri heyecanımızla kaçırırız, anlamak istemeyenleri öfkemizle. Sonuç değişmez; pişman, aidiyetimiz zedelenmiş, hiçliğe doğru sürükleniriz, bıyıklarımızı yolarak...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt; Bir kahve daha söyleyip bakışlarımı adamdan kaçırdım. Hayalet hikayesi olmasa da, inandığım birçok şeyi heyecanla ve depremlere benzer şekilde anlatmıştım. Karşımdaki veya karşımdakiler hayalet hikayesi dinlemiyor olsalar da beni can kulağıyla dinlemişlerdi. O kadar çok sevinmiştim ki beni dinleyen biri/birileri var diye, heyecanlamıştım, onları rahatsız etmiştim. Anlaşılmadığım için sitem etmeye hakkım var mı? Heyecansız, silik anlatımları herkes hoşgörüyle karşılar, yaşamın içinde coşku yok mu? Suyunu içip gazetesini açtı. İçinde hayaletler olan o huzursuz öyküyü benim içime salmıştı sanki. Kahveyi getiren garsona işin aslını sordum. Nedir bu hayalet hikayesi? Kim bu adam?&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;i&gt; Arka sokakta oturuyormuş. Anlattığı evde karşısındaki evmiş. Heykeltraş Ali Bey'in eviymiş orası. On beş yaşındaki kızını kaybetmiş, kızı zamanında sporla ilgilenirmiş. Odasının kapısındaki pervaza asıldığında annesi çığlıklar içinde kızarken, babası kahkahalara boğulurmuş. Kız ölünce matem kaplamış tabi evi. Babası kızın; kapı pervazına, yüzü odaya dönük şekilde heykelini yapmış. Anne adamdan ürkmüş kaçmış. Ali Bey iyice yaşlandı diyor garson, ama hala heykelde rötuşlar yaparmış. Bizim meddahta bir kere girmiş eve, onda da heykeli görmüş. Memur emeklisiymiş. Ne dedilerse inandıramamışlar heykel olduğuna, kız hareket ediyormuş, babası da karşısında gülüyormuş. Heykel gerçeğine inandığı zaman da tutturmuş heykelin içine kızın ruhu girmiş diye. Dinleyen çıkarsa coşar dedi garson. Sonra abartır işi, kaçırır kim varsa karşısında...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt; Ne olmuştu da böyle bir hikaye kurgulamıştı? Nasıl inanmıştı kurguladıklarına? Ya da biz mi yanılıyorduk?  Herkesin o eve girmeye korktuğuna eminim. O girmişti ve bir hikaye edinip çıkmıştı, biz fil dişi taburelerimizde ayağımıza gelen hikayeye burun kıvırıyorduk. Hesabı ödeyip ayağa kalktım. Bakamadım hayaletli deli meddahıma, hikayesi olan oydu. Benimse...&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Erdem GEZGİNCİ.&lt;/p&gt; &lt;p align="JUSTIFY" style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-87023114257774528?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/87023114257774528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/icinden-cikamadigim-bir-hayalet.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/87023114257774528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/87023114257774528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/icinden-cikamadigim-bir-hayalet.html' title='İÇİNDEN ÇIKAMADIĞIM BİR HAYALET HİKAYESİ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-rB8DLuQNV6c/Tneq_M8zBnI/AAAAAAAAAMM/Yc7NorKiGKQ/s72-c/3261b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8616102709337018197</id><published>2011-09-19T23:41:00.000+03:00</published><updated>2011-09-19T23:42:43.392+03:00</updated><title type='text'>TESADÜF</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;i&gt;Ferit Edgü'den esinle...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;TESADÜF&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hastaneden çıkıp sahile doğru yürüdü. Öleceksiniz demişti doktor bir solukta...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Bazı doktorlar duygusuz oluyor diye düşündü.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hayatı boyunca yapmayı planladığı her şeyi gözünde canlandırdı.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Kaldırımlar, yollar, trafik ışıkları, tekrar kaldırımlar ve sahildeki park...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Çıkarmak istediği kitapla, büyütmek istediği çocuk tatlı bir öğle uykusuna yatmışlardı hayal yatağında. Şimdi ise, yüzlerine soğuk su dökülerek uyandırılmış iki şaşkın düşünce parçasına dönüşmüş, kah güldürüyorlar kah gözlerini dolduruyorlardı...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hava güzeldi; Kadıköy'ü, Adalar'ı görebiliyordu.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;İstanbul diye geçirdi içinden ve banka oturdu. İstanbul dedi tekrar. Durdu.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hiçbir şey düşünemiyordu artık. Gemiler, akşam serinliği, çekirdek çöpleri, deniz ve kıyıya vuran her deniz parçasında tüylerini diken diken eden yok olma fikri...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Soluk soluğa yanına oturan genç kız yüreğini ağzına getirdi. Bitti dedi, işte bitti, buraya kadarmış.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Özür diledi genç kız.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Kelimeleri değirmenden geçiren bir şivesi vardı.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Rahatlayarak döndü denize. Bir süre sustular.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Ölecekmişim dedi genç kıza.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Ben de dedi genç kız.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Demek bu dedi tükürür gibi konuşan adam ve karşılarına dikildi.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Küfürler savurarak geldi diğeri.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Bank ile deniz arasına; kirli sakallı, kızgın bakışlı, toz toprak içinde, heybetli bir baraj kurulmuştu sanki.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hayır diye bağıran genç kızın vurulduğunu gördü.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Şaşırdı.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Denizi göremediği için korkmuyordu. Ölümsüzlüğü duyumsayarak öldü...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;***&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8616102709337018197?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8616102709337018197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/tesaduf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8616102709337018197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8616102709337018197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/tesaduf.html' title='TESADÜF'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-9047258304402002782</id><published>2011-09-19T23:39:00.001+03:00</published><updated>2011-09-19T23:39:38.158+03:00</updated><title type='text'>SAMAN KAĞIDI ANILARIMDAN: “ÜTÜ” KELİMESİ</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;SAMAN KAĞIDI ANILARIMDAN: “ÜTÜ” KELİMESİ&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Resimlerim herkesin dikkatini çekiyordu. Ana okulları arası resim yarışmasına hazırlanıyordum. Öğretmenlerim başımda, benim elimde fırça, sadece çiziyordum. Dağlar, evler, arabalar, insanlar, inşaatlar, yollar, ormanlar, şehirler, gemiler, denizler, okullar... Her gördüğümü çizmek istiyordum. Babam okulun kapısına her bıraktığında ağlıyordum ama gün içinde oyuncaklarla sakinleşerek asıl işime dönüyordum. Veliler pas atıyordu öğretmenlere: Bizim çocuk kumla oynamayı seviyor. Öğretmenler gol yapıyordu: İnşaat mühendisi olacak. Bir veli heyecanla ve melodik bir şekilde minik kızının yeni orgunu çok sevdiğini anlatıyordu. Öğretmenler geleceğin müzisyenini tebrik ediyorlardı. Benim anneme de ressam olabileceğim söylenmişti. Üstelik benim yaptıklarım okulun panosunda ilk okul öğrencilerinin resimlerinin yanında sergileniyordu.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Ressam olacaktım ben... Öyle diyorlardı.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Talihsizlik, kötü şans ya da her neyse ağlarını üzerime örmeseydi kesin ressam olurdum. Ben de inanmaya başlamıştım...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;O gün kimse anlam veremedi resimlerimin içine yerleştirdiğim kelimeye. Güneşin yanına, bulutun üstüne, yolun altına, denizin içine... Muhakkak bir yerine yazıyordum o kelimeyi. Annem geldi öğlen gibi elinde saman kağıtlarla. Hepsinin üzerinde aynı kelime, dün akşam salmışlar beni halının üzerine. Antreman yapıp çalışayım diye ucuz saman kağıtlarla. Birkaç ağaç çizip o kelimeye dönmüşüm yine.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;“ÜTÜ”&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Ben bile anlam veremiyordum yazarken. Ama tutamıyordum da kendimi. Muhakkak bir “ÜTÜ” olacaktı o kağıtların üzerinde. Hem bence güzel de duruyordu.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Şaşkınlığı üzerlerinden attıklarında pek zor olmadı kelimenin kaynağını bulmak...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Tabi ki SUSAM SOKAĞI.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;“ÜTÜ” kelimesi onlarca kez tekrarlanırdı. O kadar güzeldi ki onu yazmak, resimlerin eksikliğini bulduğumu hissetmiştim.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Kimse memnun olmadı bundan. “ÜTÜ” kelimesini öğrenmem çok güzel bir şeydi ama resimlerde olmazdı. Ben de söz dinledim. Sadece resim yaptım.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Hevesim kaçtı. Sıkılıyordum artık. Saman kağıtlara kaçak kaçak “ÜTÜ” yazıyordum. Sonra öylece bakıyordum.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Öğretmenlerim aslında resim yapmaya yeteneğim olmadığını ama legoları çok güzel yerleştirdiğimi söylediler. Piramit yapacakmışım ilerde!&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Velilerim inandı buna. Saman kağıt alımları durdu. Legolar geldi.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;“ÜTÜ” kelimesinin sırrını, daha doğrusu kelimelerin sırrını çözmek için biraz daha beklemem gerekecekti.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Yazamazsam piramit yaparım umudu ise illet gibi içimde duruyor.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Önce Mısır'a gitmeli...&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;Erdem Gezginci&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-9047258304402002782?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/9047258304402002782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/saman-kagidi-anilarimdan-utu-kelimesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/9047258304402002782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/9047258304402002782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/saman-kagidi-anilarimdan-utu-kelimesi.html' title='SAMAN KAĞIDI ANILARIMDAN: “ÜTÜ” KELİMESİ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1522916842895708660</id><published>2011-09-19T23:37:00.001+03:00</published><updated>2011-09-19T23:37:57.035+03:00</updated><title type='text'>YOLUMA ÇIKANLAR</title><content type='html'>&lt;h3 class="western" style="text-indent: -0.05cm"&gt; “&lt;span &gt;&lt;i&gt;&lt;span&gt;Bilir misin? Pachelbel'in müziği soğan satıcısının çığlığına karıştığında ne olur? Matkap sesiyle sıkıştırılan yüreğin flütlere sığınmaya çalıştığında ve arabalar, insanlar, makinalar çıldırdığında ne olur? Kaçmak ister insan... İçine içine, yüreğindeki en derin köşeye...”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h3&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;i&gt;&lt;span&gt;&lt;b&gt;          Epigraf benden.&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;YOLUMA ÇIKANLAR&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Kapıyı çarpıp çıktım. Arkamdan baktılar biliyorum, ne kadar zavallı olduğumu düşündüler biliyorum, kitaplarıma çamur attı biri biliyorum, üzüldüler ve kendileri benim gibi olmadıkları için sevindiler de, biliyorum, çay getirdi biri biliyorum, sıradanlaştıramadıkları benliğimi dantellerin içine mahkum ettiler biliyorum... Biliyorum asla beni sevmediler. İç güdülerinin güdümünde dünyaya getirdiler beni, ihtiyaçlarımı giderdiler ve onların birkaç genini sonsuzluğa taşımamı umdular. Bense; asfalt kaplı sokağımızda plastik topun rüzgara yenildiğini gördüğüm zaman anladım hayatın arkamdan işler çevireceğini...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Evlenmedim. Çocukları uzaktan sevdim, gülümsemeleri gülümsetiyordu beni ve ağlamaları yüreğimi yakıyordu. Onlara yetmiyordu bunlar. Kucağıma almalıydım. Zincirleme çıkarımlarla üzerime geliyorlardı. Birkaç örnek birleşiyor, boğucu tanımlarım yüzüme vuruluyordu. Mesela; düğünlere iştirak etmemem, misafirleri sevmemem ve akrabalarımı umursamamam... Bir çocuğu kucağıma almayı ret etiğim zaman bu paketle yargılanıyor ve yabani sıfatını ediniyordum. Biliyorum kek ve börek kokan o salonlarda adım çok geçti. Baba yiğit bir akrabanın sert çözümlerine sağ duyulu başka biri karşı çıktı ve benim ruhum çay kaşıklarının sesleri eşliğinde çıldırıyordu, biliyorum...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Onlardan adım adım uzaklaşırken insanlar benim hakkımda ne düşünür diye düşünmedim. Hatta insanları düşünmedim. Bir tek ben. Sonra... Sonra Bülent Ortaçgil'in şarkısına ithafen: Bir tek ben yalanı. Yapamadım, yapamazdım. Sokaklarda mı yaşayacaktım yani? Ne yer ne içerdim? Saçmaladığımı bildiğim halde, yani geride bıraktığım şeylerin aslında beynime sızmayı başardıklarını fark ettiğim halde kendimi durduramadım. Önce adımlarım yavaşladı ve akabinde cesaretim azaldı. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Köpekler... Grup halinde dolaşan köpekler. İt gibi korkuyordum. Biliyorum biliyorlardı bu hale düşeceğimi. Sabaha karşı eve gidip böcek gibi bir köşede donup kalacağımı...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Bu sefer” diyordum kendime: Bu sefer!!!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Üç sokak boyunca kahramandım, şimdi önümde kocaman bir şehir vardı sefil olarak turlayacağım.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Amerika'nın işidir.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Maşa onlar.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Böyle gerekiyor.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Ya ölmemişse, öldü numarası yapıyorsa”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Bana bir çay.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Devletler, eşler, arkadaşlar, akrabalar, kardeşler, patronlar, işçiler, çocuklar, kadınlar, erkekler... Kimse kimseye güvenemiyor. Kahvenin içinde okey taşlarının sesi, gazete hışırtıları ve sohbetler... Biliyorum anladılar. Konuştukları konular hakkında bilgileri yok, bunlar cahil fukaralar ama biliyorum benim durumumu anladılar. Bu sandalyeye ait olmadığımı ve muhakkak tekinsiz bir tip olduğumu düşünüyorlar. Şu adam... Beni süzüyor... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Eski sevgilim. Evet eski sevgilim... Beni uyutup dışarı çıkardı, kabul etmezdi. Ben de ona yalan söylüyordum çünkü, çıktığını oradan anlayabiliyordum. Peki ya çay ocağının arkasındaki adam? O neden bana bakıyor?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Bozuk paraları masaya bırakıp hızla çıktım kahveden. Mekanlardan hızla çıkmak beni cesaretlendiyormuş, bunu fark ettim. Nicedir içimde mayalanan terk etme hissi kapıların cereyanıyla içimden taşıyor sanırım. Biliyorum o kız. Beni aldattığını bildiğim o kız. Bildiğim halde kanıtlayamadığım için beni bataklıkta yaşamakla suçlayan o kız. Kesin biriyle yatıyordur şimdi. Ya onlar? Benim asla adam olamayacağımı düşünen ebeveyinlerim ve akrabalarım. Gömleğimin yakası neden yukarı kıvrılıyor? Evler, bu apartmanlar, düz çizgi çizmeyi bilmiyor muymuş bu topal ilçelerin planlarını çizenler? Arkamdaki? Kahvedeki adam...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Sakinleşmeliyim...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Olur mu şekerim saplantı haline gelmiş... Düzelmez O!”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Bana bir su.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Soğuk mu ılık mı?”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Ilık.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Geçen gün ne yaptı biliyor musun? diyerek uzaklaştı kadın. Ne yapmıştı? Merak ettim...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Saat bir oldu. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Okul arkadaşlarımı arasam, anlatsam durumumu. Candan davranacaklar bana, nasihatler verecekler. Hiçbir şey bilmiyorlar. Oysa ben biliyorum, beni atlatıp gezmeye giderlerdi. Bakışlarının altındaki küçümsemeyi daha ilk günden sezerek kendimi sakındım onlardan. Sinsi piçler... Aramam hiçbirini...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Mahalleden Kenan'ı arasam. Yapma, etmelere girer o şimdi. Nişanlandırdıkları için bana ağlanıyordu, iki aydır nişanlısının kıçının dibinden ayrılmıyor. Hem evdekilere haber verir hemen... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Oku dediler. Çalış dediler. Askere git dediler. Evlen diyeceklerdi biliyorum. Hep bir şeyler demek zorundalar mı? Komşuyla karşılaşırsın, neden şu işe girmiyorsun? Neden evlenmiyorsun? Sonra ailen kızar bu duruma, nasıl karışır el alem sana ezdirme kendini diye ve başlarlar: Şu iş daha iyi değil mi sence? Evlenme zamanın gelmedi mi? &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Sıkıştırıp baskı altına almak istekleri şeyin sadece kuru bir beden olduğunu düşündükleri için yanılıyorlar. Organlarım, uzuvlarım, sakallarım, bıyıklarım ve giysilerim... Evlere, salonlara, plazalara, okullara, sokaklarına hatta, sığabilir. Peki ya kelimelerim? Eşkiya bulutların sırtındaki yele özenen düşüncelerim? Sel olup akmak isteyen parmak uçlarımın perisi? Sığabilir mi televizyonlarına bu bütünlük? Sanmam... Biliyorum, bunları düşündüğümü tahmin edecekler ve bana birkaç gün karışmayacaklar. Korkacaklar intihar etmemden. Biliyorum... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Bir kız aradı seni, bir de Kenan sormuş babana.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;“&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Tamam.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;span &gt;&lt;span style="font-style: normal"&gt;&lt;span&gt;Tamam değil biliyorum.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="text-indent: -0.05cm"&gt;Erdem Gezginci&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1522916842895708660?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1522916842895708660/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/yoluma-cikanlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1522916842895708660'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1522916842895708660'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/09/yoluma-cikanlar.html' title='YOLUMA ÇIKANLAR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1067692005081961662</id><published>2011-08-14T17:54:00.002+03:00</published><updated>2011-08-14T17:56:18.441+03:00</updated><title type='text'>Bildiğin günlük...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-9iHDlzWwckE/Tkfh12LbBKI/AAAAAAAAAL0/21E0KrhzHhA/s1600/2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 252px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-9iHDlzWwckE/Tkfh12LbBKI/AAAAAAAAAL0/21E0KrhzHhA/s320/2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5640725373497574562" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://gezgincierdem.blogcu.com/bildigin-gunluk-52/10964738"&gt;http://gezgincierdem.blogcu.com/bildigin-gunluk-52/10964738&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim: Van Gogh&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1067692005081961662?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1067692005081961662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/08/bildigin-gunluk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1067692005081961662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1067692005081961662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/08/bildigin-gunluk.html' title='Bildiğin günlük...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-9iHDlzWwckE/Tkfh12LbBKI/AAAAAAAAAL0/21E0KrhzHhA/s72-c/2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3596013542604794169</id><published>2011-08-11T22:06:00.001+03:00</published><updated>2011-08-11T22:08:10.503+03:00</updated><title type='text'>CEBİMDEKİ PARA DA BENİM GİBİ...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-z7vyd55N6no/TkQoiBfk_wI/AAAAAAAAALc/MCNFP6iuphw/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 295px; height: 171px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-z7vyd55N6no/TkQoiBfk_wI/AAAAAAAAALc/MCNFP6iuphw/s320/images.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5639677198356250370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://sokarimboyleise.blogspot.com/2011/08/cebimdeki-para-da-benim-gibi.html"&gt;http://sokarimboyleise.blogspot.com/2011/08/cebimdeki-para-da-benim-gibi.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3596013542604794169?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3596013542604794169/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/08/cebimdeki-para-da-benim-gibi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3596013542604794169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3596013542604794169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/08/cebimdeki-para-da-benim-gibi.html' title='CEBİMDEKİ PARA DA BENİM GİBİ...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-z7vyd55N6no/TkQoiBfk_wI/AAAAAAAAALc/MCNFP6iuphw/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2483964696533814203</id><published>2011-08-01T00:43:00.003+03:00</published><updated>2011-08-01T01:02:50.261+03:00</updated><title type='text'>MIZIKA</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-px9JNQ2V38U/TjXOQXYYF3I/AAAAAAAAALI/9f30Zm0Ne1U/s1600/harmonica_boy__by_yersizkedi%255B1%255D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-px9JNQ2V38U/TjXOQXYYF3I/AAAAAAAAALI/9f30Zm0Ne1U/s320/harmonica_boy__by_yersizkedi%255B1%255D.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5635637289273530226" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;En tesadüfü bile uzak bir yoldan gelen gerekli olandır. Arthur Schopenhauer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;MIZIKA&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;“&lt;i&gt;1988 Çekoslovakya”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Neden çıktım tavan arasına? Ne arıyordum? Ansiklopediler, piyonları kaybolmuş satranç takımı (Satranç bizim oralarda kahvelerde oynanır.), sandalyeler, lambalar... Üzerlerine çöken geçmiş ve toz. Neye elimi atsam bulut oluşuyordu. Hatırlamıyorum ne aradığımı. Belki boş bir koli, belki de bir çekiç, ama asla mızıka değil. Kırk sekiz delikli, ahşap gövdeli, çelik kaplamalı ve zarif işlemelerle süslenmiş mızıkayı gördüğüm zaman eski kilimlerin arasındaydı. Durgun ve hüzünlü değildi. Bekliyordu sanki. İki elimi dolduracak kadar büyüktü ve onunla ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sadece aldım. Nesnelerin hayatlarımıza soktukları anlamlardan haberdardım ama herhangi bir nesne ile tecrübe etmemiştim bu durumu. Sonradan düşüneceğim gibi: Hayatındaki taşlar oynayacaksa mızıka sesiyle aşka gelmeliler...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Göz kamaştırıcı mızıkanın oraya nasıl çıktığı konusunda kimsenin fikri yoktu. Öyle bir mızıkanın var olduğunu bile bilmiyorlardı. Aşağıya indirip heyecanla önlerine koyduğumda şaşırmadılar. Sadece ben mi görüyordum? Hayali arkadaşlar yaratma heveslisi beynim bu mızıkayı mı seçmişti? Ne konuşacaktım ki onunla, ne anlatabilirdim? Üflemeyi denedim, rahatsız edici sesler çıkardım. Görüntüsünün dışında hoşuma giden tek yanı; “&lt;i&gt;1988 Çekoslovakya” &lt;/i&gt;kabartmasına dokunmaktı.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Bilgisayarın başına geçtim.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Masanın köşesinden bana bakıyordu. Acele et der gibiydi. Ne için? Yıllardır duruyordu ve artık hareket etmesi gerekiyordu, ses çıkarması. Bir şeyler yapmamı bekliyordu. Cami avlusunda bulduğum bebek veya yağmurda ıslanan köpek yavrusu, üzerime yüklediği sorumluluğu hissedebiliyordum ama anlam veremiyordum.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;“Mızıka” yazdım.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Önüme çıkan her boşluğa mızıka yazdım. Birkaç anı kondu bilincime. Tıkır tıkır seslerini dinledim. Sosyal paylaşım sitesinde harika müzikler paylaşan aynı adlı sayfayı beğendim. Çanakkale'de yıllar önce mızıka çalıyorum ben demişti. Çantasına baktı, bulamadı. Unutmuşum, ama mutlaka sana da çalacağım demişti. Sosyal paylaşım sitesindeki o sayfaya bir mızıka bulduğumu yazdım. Bir daha hiç Çanakkale'ye gitmedim. İstanbul'da da hiç görüşemedik. Kapattım bilgisayarı...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Lise yılları...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;O nereye ben oraya. Hiç yüzüme bakmıyor. Belki de bakılası bir yüzüm yok. Kalbim sanki yerinden çıkacak. Olmadı.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Kıvırcık saçları hakkında yazdığım şiirler son şansımdı, o gün fön çektirmiş. Tutmadı. Lise bitti...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Sıraların arasına, ilk gençliğe, geçmişe ekmiştim ilk aşkımı. Sonra herkes bir yerlere...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Mızıkayı bulduktan ve çekmeceye koyup unutmaya çalıştıktan birkaç hafta sonra beni doğum gününe çağırdı.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Yine anılar...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Çanakkale'ye de böyle çağrımıştı. Beklentisiz, sadece gitmiştim. Uçarak gitmiştim ama belli etmemeliyim diye düşünüyordum. Karşısında nefes alamadım, sanırım belli olmuştu. Ben de seni seviyorum dedi. Sabahın beşi. Kış. Bulutlar güneşin kollarından tutmuş, Çanakkale kordon boyunda yürüyoruz. Sızlasın mı, çağlasın mı bilemiyor yüreğim. Elini tutuyorum. Mızıka çalıyorum ben diyor banka oturduğumuzda. Bir gün bana da çalacak biliyorum...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Çekmeceyi açarken, anıları kafamda toparlamaya çalıştım, aşkı değil de özlemi duyumsadım. Beyaz, yumuşak, oval kelimelerle anlatılabilecek bir özlem. Sesi, kokusu, bakışları canlı adım adım yaklaşan bir özlem. Kitap okurken derin bir nefes alıp gözlüğü çıkardığım, gözlerimi ovuşturup öylece durduğum, kaleme sarılıp pes ettiğim bir özlem...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Mızıkaya hediye paketi yaptım.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;O günü anlatmayacağım. O günden sonra gitti. Mızıkayı çok beğendi. Çalmadı ama... Başka bir boğazın kıyısında bu sefer güneş özgür. Bulutların esaretinden kurtulmuş ve davet ediyor bizi. İcabet etmiyoruz davete. Yok oluyoruz. Ben onun gözünde. O benim gözümde. Güneş parlamasını fırsat biliyor geçmişimiz adeta, yok oluyoruz. Mızıka şahit...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Anılar gömüldü. Mızıka yeni sahibinin dudaklarına benden selamlar yolluyor, sosyal paylaşım sitesindeki &lt;i&gt;Mızıka'da &lt;/i&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;KALEMKAHVEKLAVYE&lt;/span&gt; radyosunun yayında olduğunu görüyorum.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Müzik, sohbet ve dergi...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Mızıkanın bana getirdiği yeni insanlar yüzümü güldürüyor. Bütün gece radyoda kalıyorum, dergi yazar adayı oluyorum ve seviyorum. O samimiyeti, o sohbeti, Koray'ın dediği gibi: “O kafayı”, seviyorum...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ı şöyle başlar:&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Şimdi başa alıyorum.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Ben bir mızıka buldum. İçimde. Delikleri kapanmıştı, sesi titrekti, öldü ölecek kelimesizlikten. Tesadüflerden bahsetmiyorum bile. Şehirlerden, başlangıçlardan, bitişlerden...  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Hayatımdaki taşlar mızıka sesiyle aşka geldi, oynuyorlar...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2483964696533814203?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2483964696533814203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/08/mizika.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2483964696533814203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2483964696533814203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/08/mizika.html' title='MIZIKA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-px9JNQ2V38U/TjXOQXYYF3I/AAAAAAAAALI/9f30Zm0Ne1U/s72-c/harmonica_boy__by_yersizkedi%255B1%255D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4347919672707247056</id><published>2011-07-29T14:56:00.001+03:00</published><updated>2011-07-29T15:01:53.782+03:00</updated><title type='text'>KAÇAK</title><content type='html'>Serbest bırak, özgür kıl içindekileri. Üzerine dökülen  toprağı yırtsın ellerin. Çığlıklar atarak, homurdanarak çık mezarından.  Korkmamaları gerektiğini anlat onlara, ölmeyi kabul etmeyen kahraman  hortlakları anlat. Yaşarken öldürüldüklerini, kanlarının çekildiğini...  Üzerine yığılan karanlığı, bordrolarla beslenen böcekleri, faturalara  sarılan solucanları anlat. Üzerindeki plastik çiçekleri din adamının  kafasına atarak uzaklaş. Denize git. Suya. Tanrı'nın seni yanına kabul  etmediğini söyleyecekler. Kabul et. Tanrı'nın yanında işe girebilecek  kadar düzenbaz olamadığını söyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıları çarp ve çık. Git sadece. Siyah elbiseli yakınlarından uzaklara, riyakar gözyaşlarından kaç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başa dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni gömenler boyun eğeceğini zannediyorlardı. Okullarının bu işi  başarıyla yerine getirdiğini ve derin bir çukur kazdığını, tapınakların  seni layıkıyla uyuttuğunu düşünüyorlardı. Televizyonların ve eğlence  yerlerinin enerjini bitirdiğinden eminlerdi. Askerliğini yaparken  tüylerinin diken diken marşa kalktığını, "vatan" dendiğinde her türlü  oyuna piyon olacağını görüyorlardı. İşine sarılacağını ve çamurlu  emeklilik hayalleriyle avunacağını tasarlıyorlardı, krematoryum  sıcaklığında. Oy vereceğini, vergi vereceğini, -yetmez- içinde ne varsa  vereceğini de biliyorlardı. Onlar; zannediyorlar, düşünüyorlar, eminler,  görüyorlar, tasarlıyorlar, biliyorlar... Hepsi senin içindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıdığın tanımadığın herkes seni iyi bilecekti böylece. Sitelerin  içindeki ortalama apartman dairelerinde üzerinde tonlarca toprak yaşayıp  gidecektin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest bırak, özgür kıl içindekileri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sese kulak verdin. Şimdi onlar için öcüsün. Hayaletsin... Özgür,  gerçek, kanlı canlı bir hayalet. Boyun bağlarının, ütülü geleceklerinin  içinden sana imrendiklerini bile itiraf edemeyecak kadar tutsak  insanların karşısında mavi, anlamlı, güzel bir hayaletsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürümeye devam et. Tekrar gömmeye çalışacaklar seni ve tekrar öldürmeye, diren.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirketler, reklamlar, çıldırmış şehirler ve nicesi, artık senin içinden  geçecek. Sen onların içinden geçeceksin; yüz yıldır gülemeyen adamın  yanaklarının yukarı doğru ivmelenmesine benzeyecek gülümsemen, ağzından  kahkahalar fışkırdığında onlar ölü sen hayatta olacaksın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürümeye devam et.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem Gezginci&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4347919672707247056?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4347919672707247056/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/07/kacak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4347919672707247056'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4347919672707247056'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/07/kacak.html' title='KAÇAK'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1581839820220085331</id><published>2011-06-30T22:31:00.002+03:00</published><updated>2011-06-30T22:41:35.459+03:00</updated><title type='text'>USTADAN ACEMİYE - HASAN ALİ TOPTAŞ</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Acemiden soru: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba, belki birçok insan buna benzer sorular soruyordur. Bu yüzden özür  diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak; dengeli, tutarlı bir hal alıyor mu zamanla? Yoksa  her yazar hayatının bir döneminde durgunluk yaşar mı "yazmak" konusunda?  Kendimden söz açarsam:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlükler, notlar ve aforizmalar yazıyorum  aylardır. Hikayeler ve romanlar için konular biriktiriyorum. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Gerilla&lt;/span&gt; diye tanımladığım bu yazma biçimiyle iç içeyim. Artık beni &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;esir&lt;/span&gt;  aldığını hissediyorum ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;düzenli&lt;/span&gt; metinler yazmak istediğim halde yapamıyorum. Olur mu bu? Bir çok etkinin birleşmesi mi bu  durum? Çok sordum, çok vakit çaldım... Teşekkür ederim öncelikle, ve  saygılar, sevgiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ustadan cevap: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkalarında nasıl olur bilemiyorum ama ben de duraksıyorum  zaman  zaman; bir yıl boyunca aynı sayfaya çakılıp kaldığım ve o sayfayı  yüzlerce kez yazdığım oluyor.&lt;br /&gt;Bence oluruna bırakmalı. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zorlayacak olursak, zorlamanın gölgesi cümlelerin üzerine düşer çünkü, metnin rengi ve müziği bulanır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selam ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Facabook mesajlaşmasıdır. Hasan Ali Toptaş'a ilgisi için teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem Gezginci&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1581839820220085331?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1581839820220085331/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/06/ustadan-acemiye-hasan-ali-toptas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1581839820220085331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1581839820220085331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/06/ustadan-acemiye-hasan-ali-toptas.html' title='USTADAN ACEMİYE - HASAN ALİ TOPTAŞ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1121353502035411682</id><published>2011-06-27T01:53:00.002+03:00</published><updated>2011-06-27T01:58:45.225+03:00</updated><title type='text'>NEDEN YENİ HİKAYELER YOK BURADA?</title><content type='html'>Kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamın bölünmez bütünlüğüne halel getirenleri suçlamak istemiyorum. Tembelliğimden dem vururum olsa olsa ve yazılacak hikayelerin ağdalı nazından...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudum var yine de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu blogu ilk açtığım zamanların terli heyecanı olmasa da, yaşıyorum hala...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşıyorsam hala yazılacak birkaç hikaye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okunacak birkaç kişi tarafından ve çember tamamlanacak gecenin ilmiğiyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekleyin, bekleyeyim, beklesinler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1121353502035411682?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1121353502035411682/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/06/neden-yeni-hikayeler-yok-burada.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1121353502035411682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1121353502035411682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/06/neden-yeni-hikayeler-yok-burada.html' title='NEDEN YENİ HİKAYELER YOK BURADA?'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2287062162623384808</id><published>2011-06-27T01:43:00.002+03:00</published><updated>2011-06-27T01:46:23.800+03:00</updated><title type='text'>4K</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-90DnGICFqEA/Tge2t0t29TI/AAAAAAAAAK0/VzHnwdOi8v4/s1600/169153_493912923724_697708724_6193310_6304371_o.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 181px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-90DnGICFqEA/Tge2t0t29TI/AAAAAAAAAK0/VzHnwdOi8v4/s320/169153_493912923724_697708724_6193310_6304371_o.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5622663558156711218" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://kalemkahveklavye.blogspot.com/" rel="nofollow" target="_blank"&gt;http://kalemkahveklavye.blogspot.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2287062162623384808?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2287062162623384808/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/06/4k.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2287062162623384808'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2287062162623384808'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/06/4k.html' title='4K'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-90DnGICFqEA/Tge2t0t29TI/AAAAAAAAAK0/VzHnwdOi8v4/s72-c/169153_493912923724_697708724_6193310_6304371_o.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-363582150236877888</id><published>2011-05-29T13:25:00.002+03:00</published><updated>2011-05-29T13:27:26.529+03:00</updated><title type='text'>Durgun su sıtmayı çağrıştırır. BİLDİĞİN GÜNLÜK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-E-WCQ2ppFAg/TeIfiB_FMnI/AAAAAAAAAKo/TUtA7UFr8Js/s1600/14544_182370791826_171345101826_2790712_7794689_n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 214px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-E-WCQ2ppFAg/TeIfiB_FMnI/AAAAAAAAAKo/TUtA7UFr8Js/s320/14544_182370791826_171345101826_2790712_7794689_n.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612082755166089842" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://gezgincierdem.blogcu.com/"&gt;http://gezgincierdem.blogcu.com/&lt;/a&gt;&lt;span style="display: block;" id="formatbar_Buttons"&gt;&lt;span onmouseover="ButtonHoverOn(this);" onmouseout="ButtonHoverOff(this);" onmouseup="" onmousedown="CheckFormatting(event);FormatbarButton('richeditorframe', this, 8);ButtonMouseDown(this);" class=" down" style="display: block;" id="formatbar_CreateLink" title="Bağlantı"&gt;&lt;img src="http://www.blogger.com/img/blank.gif" alt="Bağlantı" class="gl_link" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-363582150236877888?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/363582150236877888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/05/durgun-su-stmay-cagrstrr-bildigin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/363582150236877888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/363582150236877888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/05/durgun-su-stmay-cagrstrr-bildigin.html' title='Durgun su sıtmayı çağrıştırır. BİLDİĞİN GÜNLÜK'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-E-WCQ2ppFAg/TeIfiB_FMnI/AAAAAAAAAKo/TUtA7UFr8Js/s72-c/14544_182370791826_171345101826_2790712_7794689_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8593441580619971174</id><published>2011-05-29T12:50:00.001+03:00</published><updated>2011-05-29T12:52:31.851+03:00</updated><title type='text'>Bir garip blog!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-ql7pYK3Sxvk/TeIXTbLYgKI/AAAAAAAAAKc/t_K2a49859Y/s1600/14544_188336866826_171345101826_2836950_814418_n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-ql7pYK3Sxvk/TeIXTbLYgKI/AAAAAAAAAKc/t_K2a49859Y/s320/14544_188336866826_171345101826_2836950_814418_n.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612073708137513122" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://sokarimboyleise.blogspot.com/"&gt;                                                          sokarimboyleise.blogspot.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8593441580619971174?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8593441580619971174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/05/bir-garip-blog.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8593441580619971174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8593441580619971174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/05/bir-garip-blog.html' title='Bir garip blog!'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-ql7pYK3Sxvk/TeIXTbLYgKI/AAAAAAAAAKc/t_K2a49859Y/s72-c/14544_188336866826_171345101826_2836950_814418_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8145448433462081658</id><published>2011-05-25T23:49:00.001+03:00</published><updated>2011-05-25T23:54:07.090+03:00</updated><title type='text'>BU İŞ YAŞ</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;     BU İŞ YAŞ&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Geçen gün bizim Ersin'i gördüm yolda. Dalmış gidiyor. Tuttum kolundan. Taksim'e gidecekmiş. Benim de otobüs durağının orada bir işim vardı. Dedim yürüyelim oraya kadar. Hiç değişmemiş. Kitap mı ne bakacakmış. Kızlardan ne haber dedim. Koca adam utandı.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Yavaş it oğlu! Sen de ayık ol oğlum, Ersin'i anlatırken Ersin mi kaçtı içine? Çarpıyordu araba. Ne diyordum?  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Mıyıl mıyıl bir şeyler anlatıyordu. Birden sesi gürleşti. Dalmışım...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Şu köşedeki kulübe var ya. İhtiyar bir adam yaşıyormuş orada. Ah, bir de torunu varmış, kız. Bizim ki ayakkabısını yaptırırken tanışmış. Eskiden şiir yazıyormuş ihtiyar. Kız suskun puskunmuş. Nasıl dedi onu? Ay parçası gibiymiş.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Dedim bu iş yaş, ne anlatıyorsun? Gerçek işlerin ne alemde dememe kalmadı? Suratı asıldı, kanı çekildi. Beni kendisine yakın bulmuşmuş. Ya hu yalnızlık hallerine girince insan, hele bir de birkaç kitap okuyup ezkaza eli kalem tuttuysa, hiç çekilmiyor. Tamam, ben de okuyorum kitap bazen. Sen de okuyorsundur. Ama bunlar abartıyorlar. Pazarlamacılık ona göre değilmiş. Bir şey satarken yüzü kızarıyormuş. Müşteriler ona değer vermiyormuş. Uzaylıymış gibi baktım yüzüne. O ilgilendiğimi sandı herhalde. Anlatmaya devam etti...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Bak dediği ihtiyar, torunuyla yürüyor. Biz de düşüncesiz değiliz, arada hal hatır sorarız ama adamın içi çürümüş ne gerek var uzun uzun sohbet etmeye... Yok Kurtuluş Savaşı gazisiymiş, yok oğluyla gelini Fransa'ya çalışmaya gitmişler, yok on yıldır gelmiyorlarmış... Ben ayakkabıcıya gidince evvela işçiliğine bakarım. Sonra parasını sorarım. Çeker kendi işime giderim. Adam oturmuş, ne kadar dedi yalan olmasın, üç saat sohbet etmiş. Yuh! dedim.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Bana diyor ki: İnsanlar kitaplara benzermiş. Dolu ve anlamlı yaşanan hayatlardan ne romanlar, ne hikayeler çıkarmış.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Şairmiş ya bizim dede. Birkaç şiirini okumuş, hatta Ersin'e vermiş. Cebinden çıkarmaya kalktı. Okuyacak. Aman birader dur, ben anlamam o işlerden diye sarıldım eline. Yine başladı, beni kendisine yakın bulmuş, aslında çok yalnızmış, sevgilisinden de ayrılmış.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Sevgilim dediği zaman biraz normalleşiyor sandım. Durağa daha iki cadde var. Yeri gelir konuşur insan, bu boş konuşuyor. Bak sen ne güzel dinliyorsun.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Şuna bak!&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Ersin'in garip arkadaşlarından bu da. Sokak kedilerine su, mama veriyor. Kitap dergi okuyorlar da, haberlere hiç mi bakmıyorlar? İnsanlar aç. Neymiş efendim hayvan severlik, onlar da canlıymış.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Değil mi ya? Bak ne doğru söyledin. Kendilerini kurtaramamışlar Dünya'yı kurtaracaklar. Ersin'in tayfa...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Sevgilim sevgilim diye inledi yol boyunca. Sevgilim dediği kız da; ressammış. Bu ona yazılarını okuyormuş, kız da buna resimlerini gösteriyormuş. Ölür müsün öldürür müsün?  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;İhtiyarın torunu da resim yapıyormuş. O ev yıkılacak dedim. Apartman olacak orası da. Yine yüzü asıldı....&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Boşver dedim kendi kendime. Bu hımbıla laf anlatma... O konuşuyor bu sırada. Neler mi anlatıyor? Takıldı çizik cd gibi, ayakkabıcı da ayakkabıcı. Bu işler yaş, ekmeğine bak diye lafını kesiyorum. İyice işkenceye döndü konuşma.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Bir akşam gel okey oynayalım dedim. Yok dedi. İyi ki öyle demiş. Senin benim gibi değil ki. Kahvedekiler döver onu valla...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Otobüs durağı görünür görünmez eyvallah deyip kaçtım yanından.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Bak Asım Abi geliyor. Ersin değil mi yanındaki?  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Gel biz buradan gidelim.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Sesleniyor. Dur bari. Çekeceğimiz varmış...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm" align="JUSTIFY"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8145448433462081658?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8145448433462081658/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/05/bu-is-yas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8145448433462081658'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8145448433462081658'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/05/bu-is-yas.html' title='BU İŞ YAŞ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1913667565988736384</id><published>2011-04-28T21:08:00.001+03:00</published><updated>2011-04-28T21:08:30.839+03:00</updated><title type='text'>KÖŞEBAŞI</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;     KÖŞEBAŞI&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Oturmuşsun sandalyeye, önünde afili bir masa. Masanın üzerinde içkin, mezeler... Yanıbaşında kıvrılmış köpeğin. Takım elbisen jilet gibi. Az önce kovmuşsun adamlarını, arkandaki üç sandalye boş. Sevgilin yan odada. O sevmemiş olsa da, sevecek, biliyorsun. Zorunlu kılıyorsun. Aksi aklına düştükçe bastonunun altın kaplama başını sıkıyorsun...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Süklüm püklüm hallerini anımsıyorsun. Dikleşiyorsun... Tanrı'ya gidişlerin, duaların, eğilip bükülmelerin aklına geliyor. Yanındaki boş sandalyede yeni toplanmış haraçlar. Aklında yeni alacağın yat. Ya da dört tarafı yüksek duvarlarla kaplı bir villa. Loş odanın penceresinden – arkandan- bu sefer Tanrı sana geliyor. Güneş gülüşünü aydınlatıyor. Geçmişini gölgeye itiyorsun...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Güneş, güneş, güneş...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Güneş gözünü alıyor. Ali annesini hastaneye götürmüş, Mehmet iş arıyormuş. Köşebaşında yalnızsın. Ellerin ceplerinde, nöbetçi ciddiyetiyle süzüyorsun caddeyi. Liseyi bitirdikten sonra iki işte çalıştın. Üçer aydan altı ay. Kaç yıl geçti? İki, iki buçuk. Bakkal Cemil sandıkları düzeltiyor, selam veriyorsun. Bu sefer olacak diyorsun. Maçlar, atlar, rakamlar yıldızlanıyor göz bebeklerinde. Birkaç saat daha köşebaşında duruyorsun. Sonra doğru piyasaya...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Yürüyorsun...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Herkes, her şey ayağına gelecek. Büyük ve sert olacaksın. Dizilerdeki, filmlerdeki gibi gözlerin kısık bakacaksın, susacaksın çokça. Mahalleni düşüneceksin. Ali sağ kolun olur. Mehmet'in babası sevmez seni. Mehmet'i göndermez yanına. Ya da belli mi olur? Para bu... Sana itmişsin gibi bakanlara azrail olacaksın. Bakkal Cemil iyi adam mesela, her sabah köşeyi dönüp minibüse binen Emre Abi... Onlar iyi. Kollayacaksın. Gece meyhaneden dönerken seni kovalayan köpeklerden bile intikam alacaksın. On tane kurt köpeği, yok yok yirmi. Hepsini parçalatacaksın. Dirseğini koyup masaya kötü kadere meydan okuyup, kazandığını haykıracaksın...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;İşte Gamze'nin evi...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Sokağın diğer köşesine doğru yürürken önünden geçiyorsun. Seviyorsun. Hem de deli gibi. Babası olacak sevmiyor seni. En son sahilde içip, dayanmıştın kapılarına. Sıktı boğazını. “Kızımın etrasında görmeyeyim seni, öldürürüm.” dedi. “Kızının değil aşkımın etrafında dolaşıyorum.” deyip gülümsedin. Hatırlıyorsun, ne çok dayak yemiştin. Bu üç oldu. Gözlerin ikinci katın penceresinde sokağı turluyorsun...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Şefik Abi geliyor karşıdan. Yaklaşıyor. Atıyor elini omzuna. “İş var akşama, gelir misin?” diyor... Düşüncelerindeki adam konuşuyor sanki senin ağzınla. “Gelirim Abi.” diyorsun. Elli lira koyuyor cebine. Diğer cebinde kuponlar. Bayiye yollanıyorsun...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Yine daldın, gittin...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Zihninde Şefik karşında. Açmışsın bacaklarını, alay eder gibi yüzüne bakıyorsun. “Bu akşam iş var Şefik.” diyorsun. Teşekkürler, yalakalıklar... Kahkaha atıyorsun. Köpeğinin önündeki kemikler bile gülüyor. Kaşlarını çatıyorsun aniden. Damarlarına ateş doluyor. Zeytin peynir, bazen sadece peynir veya sadece zeytin... Her sabah aynı şeyler. Kız kardeşin elinde salamla geliyor eve. Ekmek alırken Şefik Abiyi görmüş. O yollamış salamı, selam söylemiş. Bakkal Cemil'e sorduğunda , gözlerini düşürüp susuyor. Şefik'i çıplak düşünüyorsun. Sonra köpeğin önündeki kemikler uçuşuyor havada. “L” şeklinde birleşiyorlar. Kudretine şaşırıyorsun ama belli etmiyorsun. Ceketinin iç cebine süzülüp önce, silah olarak eline konuyor bileşen kemikler. Gücün resmi bu, alnından vuruyorsun O'nu. Resmin dışında bir yerlere düşüyor cesedi...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Ayağın takılıyor bayinin merdivenlerinden inerken, iki adam dalga geçiyor seninle. Bakmıyorsun...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Köşebaşında adamlar var. Onlara doğru yürüyorsun. Ali, Mehmet, bir de arka sokaktan Onur. Hiç sevmezsin Onur'u. Sinsice bakıyor sana. Tükürüyorsun. Ali'yi, Mehmet'i öpüp, Onur'a elini uzatıyorsun. Bakire hayallerini çekiyor sanki dokunuşuyla. Birazdan koşu başlıyor, akşama da maç. Lafı değiştiriyorsun...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Ali'nin annesinin durumu kötüymüş, doktorla kavga etmiş Ali. Para para para diye söyleniyor. “Her şey para.” diyor. Hokkalı bir küfür savuruyor. Mehmet yine iş bulamamış. Teselli ediyorsun ikisini de. Onur pis pis sırıtıyor. Fotoğrafın içindeymişcesine donuk mimikleri. Çok parası olacakmış, sizi de kurtaracakmış. Yumruğunu sıkıyorsun. Emre Abi köşeyi dönüyor... Çocuğu hastalanmış, erken çıkmış işten. Sever seni. Gülümsüyor, gülümsüyorsun.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Onur yılana benzer bir sesle veda ediyor. Ali “Akşam oldu.” deyip eve doğru yürüyor. Mehmet de yolda Şefik Abiyi görmüş. Duruyorsunuz...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Çırpınacak, boğulurken af dileyecek. Kadehin kenarına oturacak bakışların. Havuza ayaklarını sallar gibi parmakların değecek içkiye... Onur eriyecek. Mehmet salata tabağından seslenirken kadehi uçuracaksın. Etleri sıyrılmış halde Şefik'in yanına yuvarlanacak iskeleti. “Gidelim” diyecek Mehmet. Villanın koridorları düşmanlarının cesetleriyle dolacak... “Gidelim.” diyor Mehmet. Arabana atlayıp gideceksin. İyilik ve kötülük senin kaderinde tanımlandığı için, kimseyi dinlemeden kendi adaleti dağatacaksın...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;“Gidelim, daldın yine...” diyor Mehmet.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;“Ne?” diyorsun. “Gidelim, Şefik Abi bekler.” diyor.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Köşebaşından ayrılıp caddeden karşıya geçiyorsunuz. Akşam çökerken, hafif ürperiyorsun. Mehmet anlamasın diye kaşlarını daha bir keskin çatıyorsun. İşi ciddiye aldığını sanıp heyecanlanıyor Mehmet. Depoya giriyorsunuz etrafınızı kontrol ederek...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;On beş, yirmi kişi daha var deponun içinde. Bir nevi sıraya girmiş herkes. Şefik Abi'nin masasının önünden geçiyorlar ve sıra sana gelince geçiyorsun. Gönderilen bölgeye göre silay veya bıçak koyuyor hap torbasının yanına. Sana bıçak denk geliyor. Sakin gideceğin sokak. Geçen ay da oraya gitmiştin.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Siren sesleri, patlamalar...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Işık halkalarının arasından üzerine kurşun yağıyor. Düşmanlarının iskeletleri bunlar. Bir polis önündeki sehpaya tekme atıyor. İçkin, mezelerin yerlere saçılıyor. Köpeğin kaçıyor, önündeki kemikler köpeğinin peşinden...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Köşebaşında toplanıyor hepsi. Ağızlarını oynattıklarını görüyorsun ama seslerini duymuyorsun. Karanlığın içinden bakıyorsun onlara. &lt;/i&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;Adam oturmuş sandalyeye, önünde afili bir masa... Karanlığın içinde kayboluyorsun...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1913667565988736384?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1913667565988736384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/04/kosebasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1913667565988736384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1913667565988736384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/04/kosebasi.html' title='KÖŞEBAŞI'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8768917229088370116</id><published>2011-04-28T21:07:00.001+03:00</published><updated>2011-04-28T21:07:45.598+03:00</updated><title type='text'>ÜÇ SANDALYE</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;i&gt;...&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Karışık bir iş vesselam&lt;br /&gt;Deli dolu yazar kalem&lt;br /&gt;Yazdığı da ne?Bir sürü&lt;br /&gt;İpe sapa gelmez kelam &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;i&gt;Orhan Veli – Pireli Şiir&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;i&gt;     &lt;/i&gt;&lt;span style="font-style: normal;"&gt;ÜÇ SANDALYE&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Terk etti beni...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Böyle kalakaldım. Önümde rakı kadehi, az beyaz peynir. Arkamda sürekli konuşan üç adam. Ayağımın dibinde lokanta sahibinin köpeği. Pencereler, inler, cinler... Kafamda mutlak delilik. Hafif dilim sürçse de muhakkak Zeki Müren. Anlayın işte... Cilası dökülmüş sandalyeye sanki çivilendim.  Öylece bekliyorum...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Öfkeliymişim ben. Anlaşılmaz, karmaşık ve nasıl derler biraz terelelli... Çekilmez adamın tekiymişim kısacası. Ölür müsün öldürür müsün? İpe sapa gelmez laflar et, sonra dön arkanı git. Anlayışsızmışım ben... Saydıkça saydı. Ben neymişim be? dedim. Velhasıl, terk etti beni... Olacağı varmış. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Alırım alırım...”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bugün içmeyeceğim de ne zaman içeceğim. Şu adamlar biraz daha sessiz olsaydı. Düşüncelerimi bile duyamıyorum. Aşığ – haydi bey – ım – ler, ama – sağlığ – bu – ımıza – ka... Dar da olmaz ki. Gerçekten olmaz. Bir şey söylesem şimdi, üç kişiler. Hadi onu da geçtim. Öfkeliymişim ya, mazallah katil olurum. Köpek bile rahatsız oldu. Kıvranıyor hayvancağız... Duvar da rahatsız olmuş olmalı, baksanıza dökülmüş. Lamba mesela, kırbaçlanıyormuş gibi yayıyor ışığını. Plastik çiçek sonra, bir yudum toprak ütopyası var onda da adamları boğmak hevesinde. Kılçıklar, çöpler... Ben! Ben! Ben rahatsız oldum. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bir şey mi var birader?”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Yok, yok bir şey... Afedersiniz...”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Başım belaya girmese bari. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Hayallerim vardı. Ev, bahçe, köpek, çiçekler ve yolculuklar. Mutluluk basittir bilirim. Bilirim bilmesine, anlatamadım işte. Geçmiş hortladı bir yandan, kıskançlık baykuş gibi uğuldadı. Dolunay dedim, romantik olurken, hop kurt adam atladı damdan... Eski aşkıymış, darlanırmış tepsi gibi olunca ay. Darlanınca kıllanırmış garip... Hallettik, geçtik, unuttuk. Yine olmadı. Ayna kırıldı, kara kedi geçti, merdiven oldu gökyüzü, biz altında koşturduk. Olmadı olmadı. Birbirimizi anlayamadık. Ya da çok anladık. Neden mi böyle dedim? Anlamayınca sorun olmaz, anlamazsın anlamazsın anlamazsın. Bu böyle gider. Gülünç, saçma bir hal alabilir. Ama akışkandır, sonsuza uzar. Anlayınca öyle mi? Anlarsın. Tıkarnır kalır. Düşünürsün, kurarsın, çözümlersin, deniz kenarına gidersin, taş atarsın. Kıvranırsın gecelerce, içersin. Deniz kenarına gidip içersin. Anlamak fena bir şey. Celallenince, o da gidince. Bunu anladım ben...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Getir getir.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Tuzlanayım biraz. Üçüncü kadehten sonra halkalanıyor dünya. Masa zaten yuvarlak, baktıkça içine çekiyor. Uykumu getiriyor, mide bulandırıyor. Sandalye köşeli, sarhoşluğuma direniyor. Köşelerden taviz vermeden komple dönüyor. Köpek yamuk sayılır, dönüyor da dönüyor. Uyandırdık hayvanı. Başı önünde gidiyor. Elime bakıyorum, o da dönüyor. Parmaklarım bileğime teğet geçecek şekilde, sanki elim değil pervane. Çatal dönüyor, kaşık, bacaklarım, garson... Garson dönmüyor. Ciddi o. Dönmez. Bakışları dönüyor. Cüzdanımı çıkardım. Resmine baktım. Resmi dönüyor ama o dönmüyor... Dönmez. Ciddi o.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Arkama baktım. Üç sandalye... Adamlar kalkmış. Sessizlikten anlamalıydım. Dalmışım. Sandalyeler dönüyor...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Ağlıyordur şimdi. Mavi gözlerini yakarak iniyordur gözyaşları. Yanakları sonbahar olmuştur, elleri uçurum, sözleri gri... Bambaşka bir surete bürünmüştür bilirim. Benim de boğazımda bir düğüm. İstanbul'un iki yakası buluşmaya karar vermişler, Karadeniz'e pişmanlıklar fışkırıyor, Marmara'ya anılar... Buluşacaklar eninde sonunda. Boğazımdaki düğüm karaların yürümesine işaret.  Ya biz ne olacağız? &lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Yeter bu kadar, istemez... Hesabı getir!”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Üç adam girdi içeri. Bakıyorlar ters ters... Arkamdaki masaya oturdular. Güldüm. Nasıl denk getirdiler? Dönüyor sandalyeler... Bunlar da başladı gevezeliğe. Laf laf laf... Ne gelmez hesapmış?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Hesap demiştik?”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Geliyormuş. Çıkarım şimdi, önce çorbacıya. Yürüyerek caddeye inerim. Ayılırım. Taksiye binerim. Daha çok dolaşırım berduş gibi... Terk etti beni. Çok – Muzaffer Abi – seviyorum – öyle de – ama ol – memiş – yacak – tir – Yeter be!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bir şey mi var birader?”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;“&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Var... Ne çok konuştunuz, gece gece arkadaş...”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Üçü birden kalktı. Üçü de sandalyelere sarıldı. Üç sandalye kafamda kırılacak. Kaçsam? Yalpalarım, düşerim. Maskara olup dayaktan yırtmalı mı? Dikilip efendice hiçbir şey düşünmemeli mi?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;İki&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Üç&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Doğru nöbetçi eczane aramaya. Garson olacak suratsız da uzaktan baktı. İnsan yapmayın der, el uzatır. Hadi karışmadın. İşin varmış gibi yap bari. Pis pis sırıttı...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Kendini tutmasını bilecek insan. Ona öfkeledim çekti gitti. Adamlara kızdım üç sandalye kırdılar kafamda. Oysa ne güzel söyleşiyorduk seninle, adamları boş ver sen olsan onlara da ses etmezdim...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8768917229088370116?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8768917229088370116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/04/uc-sandalye.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8768917229088370116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8768917229088370116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/04/uc-sandalye.html' title='ÜÇ SANDALYE'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8247947325741554146</id><published>2011-04-07T00:51:00.000+03:00</published><updated>2011-04-07T00:52:02.769+03:00</updated><title type='text'>YENİ ADRESİMİZ - BUNU AÇABİLENLER İÇİN...</title><content type='html'>&lt;a href="gezgincierdem.blogcu.com"&gt;gezgincierdem.blogcu.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8247947325741554146?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8247947325741554146/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/04/yeni-adresimiz-bunu-acabilenler-icin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8247947325741554146'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8247947325741554146'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/04/yeni-adresimiz-bunu-acabilenler-icin.html' title='YENİ ADRESİMİZ - BUNU AÇABİLENLER İÇİN...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2886782354261573853</id><published>2011-02-28T01:14:00.000+02:00</published><updated>2011-02-28T01:15:31.331+02:00</updated><title type='text'>BABANNEM</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;BABANNEM&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Okutup üfletmeye getirdiler bir çocuğu babanneme&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Doktora gitmişler önce&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;“Nazardan” deyip göndermiş.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Doktor bey de gelseymiş keşke&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Mesleğine şeytan girmiş bence...&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2886782354261573853?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2886782354261573853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/02/babannem.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2886782354261573853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2886782354261573853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/02/babannem.html' title='BABANNEM'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2520645734366872711</id><published>2011-02-28T01:05:00.001+02:00</published><updated>2011-02-28T01:05:29.125+02:00</updated><title type='text'>ÖLÜM</title><content type='html'>&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;ÖLÜM&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Dün korkuyordum delice ölmekten&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Bugün arzuluyorum delice ölmeyi&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Yarın kim bilir alay ederim ölümle&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Günlerden bir gün muhakkak öleceğim.&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;O kesin...&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2520645734366872711?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2520645734366872711/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/02/olum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2520645734366872711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2520645734366872711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/02/olum.html' title='ÖLÜM'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-5870787342608963337</id><published>2011-01-31T13:01:00.006+02:00</published><updated>2011-03-28T18:34:15.596+03:00</updated><title type='text'>VERANDA</title><content type='html'>&lt;i&gt;...&lt;/i&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;i&gt;Güzel ağacım!&lt;br /&gt;Sen kuruduğun zaman&lt;br /&gt;Biz de inşallah&lt;br /&gt;Başka mahalleye taşınmış oluruz.&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;i&gt;Orhan Veli &lt;/i&gt; &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;"&gt;     VERANDA&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Sesler işitiyorsun. Çocukluğuna dair. İkimiz buluttan bir evin penceresinden bakıyoruz. Ayaklarımızın dibinden kır çiçekleri dansa başlıyor. Çoğalarak ve şarkılar söyleyerek önümüzdeki kıra yayılıyor. Tepenin bittiği yerde taştan bir ev var. Evin bahçesini çevreleyen çitlere ulaşan papatyalar gülümseyerek duruyorlar ve bahçeyi saran laleleri selamlıyorlar. Uğultu yükseliyor. Gözlerin doluyor. Sesler işitiyorsun...&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Verandadan ayaklarını sarkıtan küçük kız çocuğuna bakıyoruz. Laleler de ona bakıyor. Serçeler de... Bahçeden verandaya çıkan merdiveni tırmananlar kızın başını okşuyorlar. Kızgın bir şekilde çekiyor başını. Ben sessizlikten başka bir şey görmüyorum. Sen duyduklarını bakıyorsun yüzüme...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;  &lt;i&gt;Hayvanlarla, çiçeklerle, dağlarla konuşurmuş bu kız çocuğu... Yıldızlar dünyanın   arka tarafından hikayeler anlatırmış ona...&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Neden kalbi acıyor bu kız çocuğunun? Elimi tutuyorsun... Evin arkasındaki ormanı gösteriyorsun. Bakıyoruz...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;  &lt;i&gt;Küçük kızın ormandaki mantarlara anlattıkları:&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  “Susun! Susun! Sizin tuzunun kuru tabi (bu deyimi annanesinden duymuş olmalı)   hep buradasınız. Bu ormanda... &lt;/i&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Beni hep bir yerlere götürüyorlar. &lt;/i&gt; &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt; &lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Köylerde kalıyoruz. Kaybolmamak için ağaçları ezberliyorum. Kaldığımız evin    köpeğiyle anlaşmalar yapıyorum. Arkadaşlarım oluyor. Adlarını ezberlerken mevsim   bitiyor ve biz yine gidiyoruz... &lt;/i&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Yine gidecekmişiz. Oysa sizleri ilk defa burada gördüm. Çok renklisiniz ve harika   şarkılar biliyorsunuz. Bana bir ev yapalım mı bu ormanda?”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;Gülümsüyorsun... Ahırı gösteriyorsun...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;  &lt;i&gt;Küçük kızın ineğe anlattıkları:&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  “Ben de veteriner olacağım. O buraya gelince mutlu oluyorsun biliyorum. İğneler   canımızı acıtır ama iyiliğimiz içindir. &lt;/i&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Okuma yazma öğrenince mektup yazarım sana. Önceden tanıdığım ineklere de    yazacağım. Saymayı öğretti annem. Dört inekle tanıştım bu zamana kadar. En    suskunu sensin. Niye gidiyoruz bilmiyorum ki? &lt;/i&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Üzülme... Dedim ya mektup  yazarım.”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Güneş batıyor.  &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Verandadaki kız yavaşça kalkıyor. Merdivenin başında üzgün duran köpeği öpüyor ve koşmaya başlıyor. Ormana doğru...&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Ağlıyorum... Sen ağlamıyorsun. Gitmelere alışmışsın. Boğazında bir yumru, öylece bana bakıyorsun.  &lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Ellerinde bavullarla insanlar çıkıyor evden. Adını haykırıyorlar.  &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;“Benim gitmem lazım.” diyorsun.  &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;“Gitme.” diyiyorum.  &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Duyman mümkün değil. Büzüştürdüğüm dudaklarımda vadiler oluşuyor. Feryadım  kayboluyor...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Küçük kızın ağaca anlattıkları:&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  “Beni çağırıyorlar işte. Ağlama ne olur... &lt;/i&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;i&gt;  Belki bir gün yine geliriz.”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Gittin. Bulutun içinde yalnız bıraktın beni. Kız çocuğu ağlayarak eve doğru koşuyordu, sen gülerek çocukluğuna koşuyordun. Annenin sol elinde bavul. Kız çocuğuyla aynı anda tuttunuz sağ eli...&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Verandaya çıkıyorum. Buraya kadar okuduklarımı yazıyorum. Gülümsüyorsun. “O kadar çok seviyordum ki hayvanlarla konuşmayı, rüyalarıma girip mektuplarını istiyorlar.” diyorsun. Gülüyoruz...&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;“Ağaca git, geldiğimiz söyle...” diyorum...&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Koşuyorsun...&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Arkandan bağarıyorum:&lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;“Bir daha gitmemek üzere!”&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Sesim inek ve köpek seslerine karışıyor. Veranda hayal kırıklığıyla dolu çocukluğu şarkılarla uğurluyor...&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/p&gt; &lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm; font-style: normal;" align="JUSTIFY"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;  &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;  &lt;/p&gt;  &lt;p style="margin-bottom: 0cm;" align="JUSTIFY"&gt;  &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-5870787342608963337?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/5870787342608963337/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/01/veranda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5870787342608963337'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5870787342608963337'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/01/veranda.html' title='VERANDA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1045638379482027369</id><published>2011-01-25T00:12:00.000+02:00</published><updated>2011-01-25T00:14:03.177+02:00</updated><title type='text'>İKİ</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;     İKİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“İki kapılı bir handa...”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;                                        Aşık Veysel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki kere ağrıyor bu akşam kalbim. İki tane adam, güneş gözlüklü, üstelik dedim ya akşam... Tutuyorlar kollarımdan, sürüklüyorlar beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öldürün ulan beni.” diye bağarıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır. Bu kadar yiğitçe değil. Yani, sözcüklerin size aktardığı gibi cesaretle değil. Sümsükçe ve yazıldığında cesurmuş gibi görünmek için eften püften “ulan” nidasıyla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki misli yalan söylüyorum bu akşam. İki cehennemden birini seçmem gerekiyor. İki Tanrı sorguladı  beni ve inançsızlığım ikiye katlandı onların yüzünden. Araba kullanıyordum, hatırlıyorum. Yoldan çıktım, takla attı araba. Sinek yakalardık çocukken. Yakalardık dediğime bakmayın. Elleyemezdim ben. Yaramaz çocukların yamağıydım. Hayatım boyunca bu statüde kalacağımı bilemezdim. Her neyse... Şişe bulurdum onlara, kapağı olan bir şişe. Yakaladıkları sinekleri içine atarlardı, atardık. Sallardık, sallardı! Arabanın içinde o sinekler geldi aklıma. Bir takla, iki takla... Üçüncü olmadı. Sessizlik... İki şey düşündüm. Ya ölecektim ya da yaşayacaktım. İki adam çekti çıkardı beni hurda yığınının içinden. Güneş gözlüklü iki adam... Üstelik akşam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öldürün ulan beni.” diye bağarışım aklıma geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaç yıl önceydi. İki mi? İki saat mi yoksa, iki saniye mi? Zaman geçip gidiyor... İki kere belaya sokmuştum başımı o gün. Her bir bela bir adam göndermişti. İşte o iki adam anlaşıp kollarımdan tuttular. Sarhoş olana kadar içtim. İşten atılmıştım... Haklıydım ama güçsüzdüm. Yazılacağını bildiğim için cesaretli kelimeler seçtim. Sesimin tarifi yapılacağı için cesaretliymiş tınısı vermeye çalıştım. Etti mi sana iki yalan? Belki de iki gerçek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki kere iki eşittir iki. Deliriyorsam iki tane ve akıllıysam da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Umutlu hikayeler yaz.” dedi bir arkadaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ambulansın içinde bu cümle uçuşuyor aklımda. Sesleri duyuyorum ama gözlerim kapalı. Şişeyi atarlardı ve uzaklaşırlardı yaramaz arkadaşlarım. Yardakçıların hep fazladan vakti olur, arkayı toparlamak ve takip mesafesi bırakmak için. İşte o zamanlar otururdum kaldırıma. Şişenin kapağını açardım ve sineği çıkarırdım. Yavaş adımlarla yürürlerdi. Şişeyi fırlatıp, uzaklaşırdım. İki tane sinek var şimdi ambulansın içinde. Tanrı olmuşlar. Açacaklar gözlerimi ve yavaşça yürüyeceğim. Bir gün hızla koştu yanıma o çocuklardan biri. Öfkeyle baktı, haince gülümsedi. Belki de doğrusu bu diye geçirdim aklımdan, bakamadım yine de. Ezdi sineği... O zamandan beri iki çocuk var içimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   - “ Öldürün ulan beri.” diye bağarmadım ben hiç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastane koridorunda iki doktor, iki hemşire, iki hasta bakıcı, iki tane canı cehenneme hayal... İki bacağı kopan adamın üzerine abanmışlardı. İşte o adam bağarıyordu öyle... İki bacağı koptuğu için iki kere sahiciydi acısı belli ki. İki kan öbeğinin arasından geçirdiler beni sedyenin üstünde. Haklıyken ama güçsüzken söylemek istediğim cümleyi bacakları koptuğu için haykırıyordu adam. Yazılacağını bilmiyordu üstelik. Cesaretten ziyade korktuğu için o kelimeleri seçti ve sesi... Sesinin tarifininin yapılıp yapılmayacağı umrunda değildi. Acının tınısı her yeri inletti. İki gerçek koridorda, soktular beni odadan içeri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anımsıyorum... Güneş gözlüğü yok. O sadece bir filmden veya bir romandan kalmış aklımda. O gözlüklerin arkasında göz yoktur zaten. Anımsıyorum bu güneş gözlüğü hikayesi, sadece bir rüya. Belki de o gaddar çocukların yansıması. Ya da iki koca gözlü sineğin gizli feryadı. Evet evet gözlük mözlük yok. İki adam tuttu beni kollarımdan ve götürdüler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki masturbasyon arasında bakkala yollanan ergen bakışlı hasta bakıcı geldi yanıma. Bir şeyler söyledi. Görev icabı ilgilendi. İlgilenmesi gereken çok insan vardı. Böldü ilgisini ikiye. O ilgilerden birini aldı. Böldü ikiye. Onlardan birini daha aldı. Onu da böldü ikiye. Böldü de böldü. İkiye böle böle. Elinde iki parça ilgicik kaldı. Birini benim yastığımın puflanmasında harcadı diğerini yanımdaki amcanın serumunu düzeltmede. İki “geçmiş olsun” sızdı dudaklarından. Ve gitti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     -“Öldürün ulan beni.” diye bağardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki bacağım da yoktu. Kopmuş muydu? Kesmişler miydi? Çıldırdım... İki tane adam, güneş gözlüklü, onlar yaptılar bunu. Üstelik dedim ya... Olay akşam geçiyor. Güneş gözlüğüne gerek yok. Bu iki adam kötü. Ama yine de uyarıyorlar bizi, güeş gözlüğü takarak. İki adam, iki bacağımı birden... Sinekler dolaşıyor olmayan bacaklarımda. Her birinde bir tane sinek. İki güneş gözlüklü kötü sinek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    -”Umutlu hikayeler yaz.” demişti bir arkadaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşıyorum diye düşündüm. Uyumuşum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki arkadaş geldi ertesi sabah. Kolonyalar, çiçekler... Konuşamadılar pek. Babamdan duymuşlar olanları. Gözlerinin aşağılara kaydığını fark ettim. Annem yastık koymuş tabi, boşluklar dolar niteliğin ne önemi var. Merak ediyorlardı, acıyorlardı, her hasta ziyaretçisi gibi saçmalıyorlardı. Her hasta gibi bilmezlikten geldim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki sinek girdi pencereden. Biri üstüme kondu. Diğeri kolonya şişesinin üzerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   -“Nasıl sinek yakalardık çocukken.” dedi biri gülümseyerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   -”Aaa evet.” diye onayladı diğeri gülümseyerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gülümseme çarptı donuk bakışlarıma. İki tane ben şişenin içinde. İki tane sinek arabanın içinde. Sallanıyoruz, sallanıyoruz, sallanıyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   -”Bize müsaade.” dedi ikisi birden. Hızlıca kalktılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş baharı kıskandırıyordu kışın ortasında. Güneş gözlüklerini çıkardılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   -”Umutlu hikayeler yaz.” demişti ya bir arkadaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha gelmedi. Ona iki çift lafım var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1045638379482027369?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1045638379482027369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/01/iki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1045638379482027369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1045638379482027369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2011/01/iki.html' title='İKİ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-5088688826762358872</id><published>2010-12-28T00:26:00.003+02:00</published><updated>2010-12-29T12:27:21.812+02:00</updated><title type='text'>TOZ DUMAN...</title><content type='html'>TOZ DUMAN...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her sözümü kestiğinde sözüm kanadı...&lt;br /&gt;şimdi cama vuran o acının gölgesi,&lt;br /&gt;yok yok&lt;br /&gt;sadece bir kumrunun kanadı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E.G.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-5088688826762358872?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/5088688826762358872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/toz-duman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5088688826762358872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5088688826762358872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/toz-duman.html' title='TOZ DUMAN...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7186654405142749387</id><published>2010-12-25T12:47:00.001+02:00</published><updated>2010-12-25T12:49:11.207+02:00</updated><title type='text'>KAÇAMAK</title><content type='html'>KAÇAMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirim dedim.&lt;br /&gt;Kafiyeleri tekmeledin.&lt;br /&gt;Ölmek senin için, bana dokunmazdı.&lt;br /&gt;Yaşamak benimle, senin için zindan ve ağırlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç ve dış mihrakları bırakalım bir kenara.&lt;br /&gt;İyilik dediğin; yara bandı aramaktır fellik fellik…&lt;br /&gt;Biz yara bandı ambarında kendimizi kaybettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buz kalıpların vardı.&lt;br /&gt;Şekilli…&lt;br /&gt;Kalp, meyve ve kare vesaire.&lt;br /&gt;Sağa sola bulaşmayayım diye,&lt;br /&gt;Dökülmeyeyim güzel düşüncelerin üzerine diye,&lt;br /&gt;Denizlere özenip boğmayayım diye,&lt;br /&gt;Sesinle titreşip acı halkalarına bürünmeyeyim diye,&lt;br /&gt;Ölmeyeyim diye,&lt;br /&gt;İyiliğimi düşündüğün için…&lt;br /&gt;Savrulup yok olmayayım diye belki.&lt;br /&gt;Meşrubat soğutmak&lt;br /&gt;Şişen kaşı soğutmak&lt;br /&gt;İşe yarayayım diye yani.&lt;br /&gt;Katılaştırdın beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su sıfırın altında buz olduğu için suçlu mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ölümdür yaşanan tek başına, &lt;br /&gt;Aşk iki kişiliktir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyen şair mi suçludur?&lt;br /&gt;Her denklem-i hayalimize bilinmeyen kişiler sokuşturan mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyilik dediğin; meyve çayı gibidir.&lt;br /&gt;Biz ölmeyi marifet saydık ıhlamur gölgesinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ERDEM GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7186654405142749387?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7186654405142749387/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/kacamak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7186654405142749387'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7186654405142749387'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/kacamak.html' title='KAÇAMAK'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3979242133260995551</id><published>2010-12-24T00:51:00.001+02:00</published><updated>2010-12-24T00:52:58.833+02:00</updated><title type='text'>ISSIZ BİR ÇÖLDÜ MARMARA</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ISSIZ BİR ÇÖLDÜ MARMARA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çığlıklar atarak koşuşuyor, itişiyorlardı. Birbirlerinden saklanıyorlar, kavga ediyorlar, küsüp tekrar barışıyorlardı. Başımı döndürdüler… İlk defa görenler oyun zannedebilir. Oysa sonsuz bir mahkumiyet, mülk savaşının ta kendisiydi bu. Düşman iki insan karanlık bir zindana kapatıldığında nasıl ayyuka çıkarsa öfkeleri ve yıllar, yüzyıllar bu öfkeyi törpülediğinde nasıl tatlı bir atışma kaplarsa kara duvarları… İşte öyle atışıyordu melekler Ayasofya’nın kubbesinde. Düşüncelerimin çatısında, Tanrı’nın zaman kokan tabanında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden kapıda buldum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolumdan tuttuğu gibi dışarı fırlattı bir peri beni. Japon turist grubunun ortasına düştüm. Şaşırdım, korktum… Bakışları meraklıydı. Utandım… Kendi dilimde sorulara cevap ararken, üstelik herkes ayağım antik mermere takıldığı için bana salakmışım gibi bakarken, yabancı dillerden doğan sorgulu bakışlara katlanamazdım. Hem, anlayışsız peri içeride gördüklerimi kimseye anlatmayacağıma nasıl emin olabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pantolonumdaki tozu temizleyerek – hafif kambur- çıktım bahçeden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin haritasına adeta gömülmüş, birçok dilde kaybolan insanların arasından sıyrılıp banka oturdum. İçinde bulunduğum ağaç gölgesi tahta çıkmış genç prens gibi hissettirdi bana kendimi. Babam kim bilir hangi dalavereler yüzünden ölmüştü? Annem hangi ihtiraslarının kurbanıydı? Tanrı’nın beni affetmesi için verdiğim rüşvetler hangi dişin kovuğundaydı? Güneşin hiçlik ışınlarına maruz bıraktığım kölelerimdi bu insanlar. Tam kudretimi açıklıyordum onlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Boyayalım mı abi?” dedi boyacı çocuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “ Yok, spor ayakkabı zaten” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “ Parlatayım o zaman.” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “ Yok, sağ ol.” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitti. O gidince kara kalemle çizildi her yer. Resmin ortasında önümdeki meydan. Solda Ayasofya, sağda Sultanahmet Cami. İnsanlar öbeklenmiş. Kurşun kalemin ucu hepsine cömert. Bütün nesneler bastırarak çizilmiş. Gökyüzü kağıttan almış rengini; beyaz… Üzerimdeki ağaç var olduğunu haykırıyor; gölgeler ve dans eden çizgilerden oluşmuş. Ben ise griye çalan, beyazdan kaçıp siyahın ayaklarına dolanan, nasıl anlatsam? Mide bulantısını andıran bir surete büründüm. Yokum aslında ama var olmam isteniyor. Gölgem bedenimden daha derin… Bakışlarım tramvaya takıldı. Ayağa kalksam belki kara kalem resimden çıkarım. Renklenir her yer. Belki fotoğrafa bürünür meydan. Işık denk gelir belki. Hikayesi anlamlı insanları andırır duruşum. Banktaki yalnız adam olurum. Garip adam. Saçma adam. En kötüsünden sadece adam olurum. Ya da ister misin film olsun? Aksın, filmin kahramanı önümden geçsin. Saati sorsun bana. Kamera tam yüzüme odaklansın. Varlığıma şahit bakışların arasında kamera öteki tarafa dönünce ellerim yüzüme gitsin. Burnum, yanaklarım, gözlüğüm… “Oh be” diyeyim. Varlığıma kanıt bulayım… Çok terledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktım. Silgi tozlarını savurdu çöpçü, ayaklarımı işaret etti. Kaldırdım. Beyaz kağıdın, Temmuz’un ve hikayenin tam ortasında yürümeye başladım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin ve dolayısıyla sıcak havanın çekindiği sokaklarda yürüdüm. Dar ve asla yokuş olamamış eğimli sokaklar… Duvarlara çarparak geçti biri yanımdan. Sarhoş desem değil, deli desem! Kaftanı çamurlu, sarığı sararmış. Hava cehennem gibi, çamuru nereden buldu diye düşünürken arkasına döndü. Yüzü çökmüş, bakışları dalgalı… Bir yerden tanıyorum. Ama nerden? Tiyatrodan mı kaçtı acaba? Meczup mu? Lokantaların kapısında şaklabanlık yapan beceriksiz garson mu? Dizlerinin üstüne çöktü yanından geçerken. Uzun uzun baktı. Yardım ister hali yoktu. Yakından bakınca gördüm, dudağının ucuyla haince gülümsüyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Şehzade hayaletleri, devşirmelerin anne rüyaları, ölüm emirlerindeki ünlem… Nefesini ensemde hissettim. Takip ediyordu. Arkama baktığım an içine çekecekti beni. Önüme geçtiği an içine girecektim ben. Sahile vardığımda omzuma çarpıp kayalıklara atladı. Oradan Marmara’ya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Issız bir çöldü Marmara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serap görmüş gibi koşan sarıklı, kaftanlı adamın gözden kaybolduğu yerde; Adalar’da yükselen kum tepelerinden Kadıköy’e doğru giden kervanı gördüm. Uçsuz bucaksız kumların üzerine oturmuş gemileri ve güvertelerinde namaz kılıp yağmur dileyen cemaat halindeki tayfaları gördüm. Güneş hepimizin üzerinde hakimiyet kurdu. Az önceki resim hayaline dönsem, kalem kağıt tutuşur külleri havaya savrulurdu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareketsiz kaldım bir süre…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selimiye haramilerin kalesini andırıyordu. Muhtemelen Anadolu’dan gelen bir tren Kadıköy açıklarından gürültüyle geçti ve benim şaşkın, insanların umursamaz bakışlarının teğetinde muhtemelen Çanakkale’ye doğru gitti. Alnımdan ter boşaldı. Uçak sesi duyar gibi oldum. Heyecanlandım. Martılar irkildi… Evet ya martılar! Kartonun üzerine çizilmiş martı resimlerinin gözlerini yuvarlak kesip, kafalarının arkasından lastikle bağlamış akbabalar… Hayal kırıklığına uğradım. Gölgenin içine düştüm bir an. Başımı yukarı kaldırdım. Kocaman bir halı. Üstünde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Ekmek parası oğlum.” dedi yaşlı teyze elini uzatıp…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halının üstünde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Ekmek parası oğlum.” dedi yaşlı teyze…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Halının üstünde…” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Allah ne muradın varsa versin.” dedi yaşlı teyze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Halı… Uçak… Yok teyze.” dedim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gitti. O giderken çıplak bir çocuk atladı denize. Atladığı yer kıpkırmızı oldu. Bağıran ve çığlık atan insanlar çocuğun başına toplandı. Teyze de merak etmiş olacak ki geri döndü. Kayalıklar kırmızı, çocuğu denizden çıkaranların üstü başı kan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla bakamadım. Eminönü’ne doğru yola koyuldum. Otobüse binip, eve döndüm…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3979242133260995551?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3979242133260995551/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/issiz-bir-coldu-marmara.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3979242133260995551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3979242133260995551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/issiz-bir-coldu-marmara.html' title='ISSIZ BİR ÇÖLDÜ MARMARA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4429162443648886886</id><published>2010-12-11T18:21:00.002+02:00</published><updated>2011-03-28T18:38:17.020+03:00</updated><title type='text'>OTOBANIN İÇİNDEN GEÇEN ACILAR</title><content type='html'>OTOBANIN İÇİNDEN GEÇEN ACILAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya çiçeklerin ortasına kurulmuşum umursamadan&lt;br /&gt;Ya da çiçekler açmış etrafımda umursamadan&lt;br /&gt;Topal duygularıyla arabalar geçiyor üstümden&lt;br /&gt;İçlerinde aksak düşünceli insanlar…&lt;br /&gt;Karşılıklı iki ağaç bakışıyor hüzünlü&lt;br /&gt;Aralarında altı şerit.&lt;br /&gt;Her bir şerit ayrı kötü…&lt;br /&gt;Eskiden diyor, çok eskiden&lt;br /&gt;Ormanmış buralar uçlu bucaklı&lt;br /&gt;Beşik kertiği iki fidan&lt;br /&gt;Aralarında altı nehir&lt;br /&gt;Her bir nehir ayrı mavi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya dağların ortasına serilmişim yorgun&lt;br /&gt;Ya da dağlar toplanmışlar etrafıma hizmetli&lt;br /&gt;Uçuşan çöpleri ulak yapmış köpekler&lt;br /&gt;Kulağına fısıldıyor karabaş kirli poşetin&lt;br /&gt;Yolun karşısında dişi&lt;br /&gt;Yolun karşısında erkek&lt;br /&gt;Aralarında altı uçurum&lt;br /&gt;Her biri ayrı sonsuz…&lt;br /&gt;Eskiden diyor, çok eskiden&lt;br /&gt;Üçüncü şeridin ortasında doğmuşum ben&lt;br /&gt;Yeşil bir rüzgar tüylerimi öperken.&lt;br /&gt;Aşkla konuyor savruk çöp&lt;br /&gt;Köpeğin türküsünü fısıldıyor&lt;br /&gt;Eskilerden, çok eskilerden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay batıyor&lt;br /&gt;Güneş çıkıyor&lt;br /&gt;Umurumda mı denizin dansı?&lt;br /&gt;Bir ucumda kara karalar&lt;br /&gt;Kuyruğumda şımarık köprü…&lt;br /&gt;Ya yere tüküren serseri gibi seyrediyor beni insanlar&lt;br /&gt;Ya da haraç yiyen kabadayı gibi iştahla imreniyorlar…&lt;br /&gt;Ölümsüzlük iksirimi bol tut belediye işçisi!&lt;br /&gt;Sıcak katranımda kara bahtına fallar…&lt;br /&gt;Şu kuştan, şu fareden, kuru dal parçalarından&lt;br /&gt;Beddualar&lt;br /&gt;Beddualar&lt;br /&gt;Beddualar…&lt;br /&gt;Üzerime yağıyor&lt;br /&gt;Gasp ettiğim yağmurlar&lt;br /&gt;Ve ben ölmedikçe ölüyor kediler, çocuklar…&lt;br /&gt;Bazen yaşlılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay yükseliyor&lt;br /&gt;Güneş batıyor&lt;br /&gt;Ben hiçten hiçe giden otobüsün camında gözyaşı kılığındayım.&lt;br /&gt;Localara kurulmuş mahallelerin karşısında.&lt;br /&gt;Okula, işe, askere, cenazeye, düğüne ya da kim bilir belki ölüme&lt;br /&gt;Alkışlar içinde akmaktayım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4429162443648886886?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4429162443648886886/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/otobanin-icinden-gecen-acilar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4429162443648886886'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4429162443648886886'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/12/otobanin-icinden-gecen-acilar.html' title='OTOBANIN İÇİNDEN GEÇEN ACILAR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7938595921093292586</id><published>2010-11-09T01:09:00.004+02:00</published><updated>2011-03-28T18:38:31.251+03:00</updated><title type='text'>SENSİZ</title><content type='html'>&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable  {mso-style-name:"Normal Tablo";  mso-tstyle-rowband-size:0;  mso-tstyle-colband-size:0;  mso-style-noshow:yes;  mso-style-parent:"";  mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;  mso-para-margin:0cm;  mso-para-margin-bottom:.0001pt;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:10.0pt;  font-family:"Times New Roman";  mso-ansi-language:#0400;  mso-fareast-language:#0400;  mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;                                               &lt;/span&gt;ÖNCE SENSİZ SONRA BENLİ&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;İçim sıkıldı evde. Önce dolandım odada. Yürüdüm yürüdüm yürüdüm… Üç metreye iki buçuk metre. Solda büyükçe masam duruyor. Masanın karşısında kitaplığım. Kitaplığın yanında elbise dolabı. Yarım metre boşluk ve kapı. Masanın yanında eski İstanbul haritaları asılı, karşımda Dünya haritası. Bir masa lambam var; mavi. Onun arkasındaki küçük duvar parçasında Kafka’dan birkaç parça… Şöyle diyor kısaca:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;“Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle… Dinleme bile, sadece bekle… Bekleme bile, gerçekten yalnız ve sakin ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok. Huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine…”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt; &lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sen gittikten sonra daha çok gözüm takılır oldu bu yazıya. Bekliyorum. Sakin olduğum söylenemez ama bekliyorum…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Hızlıca kalktım sandalyeden. Pijamaları ve miskinliği çıkardım üstümden. Çok garip, sanki paçama yapışıp yalvardı tembellik. Başka zaman olsa acırdım ona. Giyerdim pijamalarımı. Kahve yapıp kitap okurdum. Ama bu başka bir zaman değil. Çok sensiz bir zaman… Yapamam. Duramam odamda, bu evde…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;İçimde büyük sıkıntılar çıktım sokağa. Ferahlar gibi oldum. Nafile, kalbim acıyor. Yorulmam lazım. Otobüse binmesem mi? diye düşündüm. Sonra bindim. Bizim sokağı görmedin sen. Apartmandan çıkarım, kırık dişli bir canavarın ağzından çıkarcasına. Sola doğru kıvrılırım. Herkes birbirini tanır bu sokakta. Lafta tabi. Kimse kimseyi tanımaz, umursamaz bu sokakta. Sola döndüm ya, sağlı sollu yirmişer apartman sonra başka bir sokağa saparım. O sokak bizim değil. Çocukken arka mahalle dediğimiz yerler. Düşman bölgeleri… Başımı öne eğiyorum oradan geçerken. Hafif yokuşu çıkıp tekrar sola saptım. Buraları görsen, ne karışık yer derdin belki. Bilmem belki öyledir. Ezberime sokmuşlar, fark edemem. Otobüse gelene kadar kıvrıla kıvrıla geçtim sokakları. Sağlı sollu apartmanlar, sanki geçit töreni yapılıyordu benim için. Biraz olsun sensizliği attım nefes nefese… Durakta bekledim yarım saat kadar. Parkın içinden çıkılıyor durağa. Sağda cami. Karşıda belediye binası. Ağaçların bittiği yerde otobüs durakları. Rastgele korna çalan minibüslere sinir olurduk. Ya da, olur muyduk? Ben oluyorum. Sürekli minibüs geçiyor buradan. Uyuşturucu gibiler; düşünmemi engelliyorlar. Dedim ya: Bindim otobüse… Sensiz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Ayaktayım. Orta sıralara bile ilerleyemedim. Girişte, şoförün çaprazında…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Önümde iki tane teyze. Karşılarında bir genç kız, bir genç adam. Teyzeler ciddi. Birbirlerini tanıdıkları –muhtemelen akrabalar-&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;aşikar. Biri soru soruyor, diğeri kısa ve net cevaplıyor. Maske desen değil, yüz ifadeleri yüz yılların posasını otobüsün içine taşıyor. Gelenekler, görenekler, kadınlık, Anadolu, Rumeli, acılar, görgü, din, dedikodu, güç, mutluluk ve gizem… Teyzeler dimdik karşılarındaki kıza ve adama bakıyorlar. Ben hepsini seyrediyorum…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Genç kız bakımlı ve güzel. Cam kenarında oturuyor. Karşısındaki teyzenin bakışlarını tehdit olarak algılıyor. Sorgulama! Mutlak inadıyla camdan dışarı bakıyor. Ben masumum, ileride sizin gibi olacağım söz, der gibi. Genç adam bakımlı ve yakışıklı sayılır. O da karşısındaki teyzenin gözetiminde. Huzursuz, diken üstünde. Cep telefonuna sarılıyor… Bakıyorum. Hiçbir şey yapmıyor. Sadece tuşlarına basıyor. Genç kızın yanında oturduğundan şüpheli durumunda, teyzeler bunun farkında, ensesindeler… Adam kalktı ansızın. Etrafıma bakındım. Sabırla aradım oraya oturması gereken zavallıyı. Bulamadım. Oturdum…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Topkapı’nın ilersindeki alt geçitten Fındıkzade caddesine girdi otobüs. Surların arasından. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Hani sitem etmiştik. Burada surlar varken, neden yol geçiyor diye. Sıkıntı, stres kapmıştık hani bu konudan. Ben sırf huzursuz olmayalım diye tarihten soğudum biliyor musun? Sanki saray erkanının önüne çıkacağız, şövalyeler köşe başından karşımıza çıkacak… Her bilgi zerresi seni köpürtür diye çok korkuyordum… Teyzenin kurbanı benim. Hatta teyzelerin. İkisi de bana bakıyor bu sefer. Bir ara genç kız da baktı. Az önceki adamdan daha tehlikeliyim sanırım. Telefonumu çıkaramam, çok eski. Çantada kitap var. Olmaz ki… Ter bastı. Boncuk damlarlar peydah oldu alnımda. Elimle silsem pis bir görüntü. Bıraksam damlasalar. Olmaz ki… Aksaray’a geldik nihayet.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Teyzeler Haseki’de indi. Otobüsün yarısıyla birlikte. Hastane var ya burada. Tramvayla geçmiştik hani. Dalgalıydık çoğunda, durgunduk çoğunda… Geçmiştik yine de. Arka taraftaki ilçelerden insan akıyor buraya. Film poşetleri, derman arayan gözleri… Sessizce, mahkum gibi otobüsten inişleri. Teyzeleri görsen, onlar bile hüzünlü. Yüzlerindeki heykel çözünmüş, küçük soruları vardı tüketmişler. İndiler ağır ağır otobüsten. Seninle Haseki’ye gitmedik hiç. Benim hastane hayalim vardı fakat. Zaman geçmiş. Yaşlanmışız. Neredeyiz bilmiyorum. Hastaneye gidiyoruz el ele… Korkuyoruz. Biz olmuşuz, korkumuzla bir oluyoruz… &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;İki tane adam oturdu karşımıza – kız ile benim-. Saçı sakalı birbirine karışmış ikisinin de. Genç kız sorgudan çıktı. Şimdi de gerçeklerle yüzleşiyor. Ne kadar zor genç kızlar için otobüs yolculuğu yapmak. Adamların gözlerinin içine bakıyorum. Onlar da benim gözlerimin içine bakıyorlar. Gücüm bitti bitecek. Direniyorum. Neden direndiğimi kestiremiyorum. Toprak kavgasına dönüşüyor bakışma. Yine terliyorum. Otobüs nihayet Haşim İşcan’da… Bisikletlere bakmak için bakışımı kaçırıyorum. Affetmiş edasıyla ama. Çocukluğumun burukluğu var burada, sizinle uğraşamam, varın gidin yolunuza, der gibi… &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Araba çarpar diye bahaneler uydurularak alınmadı bana bisiklet. Anlattım ya sokağı. Caddeye yakınmış lanet olası. Bisiklete binip her yeri gezmek istiyordum. Yolumuz buraya düşüyordu. Yalvarmıyordum –hiç yalvarmadım ben- ama yalvaran gözlerle bakıyordum. Anlıyorlardı. Olmaz deyip hızlanıyorlardı. Otobüsteysek eğer, başımı otobüsün içine çeviriyorlar, toprak kavgalarına beni de katıyorlardı. Ölüyordum ben hemen göğsüme batan bakışlardan. Çocuktum… Haşim İşcan deyince gözlerim parlardı. Patlardı. Turuncular saçılırdı havaya. Sonra soğurlar. Kül bulutu üstüme yağardı. Bisikletler, ah bisikletler… Alacaktık hatırlar mısın? Ne çok hayal kurmuşuz. Bisiklet bile var. Bisikletin olmadığı hayal azdır… Eksiktir. Biz eksiğimiz olsun istemiyorduk. Bırakalım buralar onlara kalsın, biz bisikletlerimizle uçalım istiyorduk… Sensiz düşünüyorum bunları. Reşat Nuri’yi bile geçtik…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Adamlar katır gibi inatçı. Son durağa kadar bakamam gözlerinin içine. Nefret var esmerliklerinde. Onlar da düşünüyor; nefret var ben de… Yok. İnandıramam ki. Bakıyorum size, sadece alışkanlık. İstemiyorum sizi ve iktidarınızı. Olmuyor. Ben söyleyemedikçe, savaşın içine çekiyorlar beni. Genç kıza kayıyor bazen gözleri. Şövalye misali açılıyor gözlerim. Neler oluyor burada?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Şişhane’den kurtulup TRT’nin binasına geldiğinde indim otobüsten. Galatasaray’ın kucağına düştüm. Tepenin üstündeyim de, solumdan ve sağımdan akıyor şelaleler… Uğultulu, sert ve gri köpükler İstiklal’in her iki yanında dumanlanıyor. Sağa dönüyorum yüzümü. Sensiz…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kafka geldi yine aklıma. Gerçi insanların arasındayım ve hayat, odamdaki sandalyenin dibine düşmüştür çoktan ama. İstiklal Caddesi bir sözünü hatırlattı bana:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;“Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt; &lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Hızlı yürüyorum. Beklediğim oldu. Hatıralar üşüşmeye başladı beynime. Şuradan geçmiştik beraber. Şurada durmuştuk. Şurada kavga edip, şurada barışmıştık. Şurada çok mutluyduk. Şurasını unutsaydım keşke…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Tünel’den aşağı saldım kendimi. Galata Mevlevihanesi’nin önünde durdum. Restorasyonda olduğunu biliyorum. Sormuştuk. Ne zaman açılacağını biliyorum. Cevap vermişti görevli. Yine de yaklaştım usulca. Suç işleyenlerin sesine döndü sesim, sordum yavaşça… Yine aynı cevabı verdi adam. Senin Mevlevi taklidin geldi gözümün önüne. Hüzünlenmedim, içim acır gibi oldu, kızdım, gülümsedim, yürümeye devam ettim. Hem sırtıma bindi kocaman görüntün. Hem de bıraktım seni mevlevihanenin kapısına. Kundaklayıp, koynuna mektup sıkıştırıp; bakamayacağım sana, acı çekeceksin deyip, koydum seni. Arkamda kaldın. Yokuş aşağı kaçıyorum. Vicdan azabı çekiyorum ve bunu belli etmek için duvarlara tutunuyorum. Bakın ben caniyim ama mecburdum rolünü oynuyorum. Ölmeye cesaretim yok. Aranızda varsa, adaletli bir şahit. Öldürsün beni. Girişlere teğet, Galata Kulesi sağımda adımlarımı hızlandırdım… Karaköy’e düşerken aklım yerimden çıkmıştı. Gürültünün içinden martı seslerini çıkardım, derin bir nefes aldım…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yolun karşına geçip Karaköy iskelesine doğru yürüdüm. Arkamdan bir tramvay geçti o sırada. O köprüden geçerken; Galata köprüsü sağımda, solumda yanaşan bir vapur, dikiliyordum ben. Seni düşünmüyordum. Kendimi de düşünmüyordum. En sevdiğim kitaptan manzaralar konduruyordum durduğum yere. Yelkenli gemiler, meyhaneler, güçlü ve ateş bakışlı denizciler, gizem… Bir dilenci sokuldu yanıma, irkilmedim. Soğuk ve sert baktım yüzüne. Dualar etti. İşlerimin rast gitmesini istedi. Sevdiğime kavuşmamı istedi. Sağlıklı olmamı ve bahtımın açık olmasını istedi. Sustum… Gitti. Kolunun yarısı kesikti, yüzünde sigara söndürülmüş gibi yaralar vardı. En eski mesleklerden birini icra ediyordu… Hayatım boyunca bir kere dilenciye para verdim. O da, yüzün beş karış beni bıraktığın bir İstanbul köşesinde bozuk paraların sesine dayanamadığımdan… Bir ilke, iki ilke derken kürek mahkumu olduğumu düşündüm birden. Gemi Haliç’e yanaşıyor, kollarımda derman kalmamış. Adımı unutmuşum, nereli olduğumu… Suretin işkenceciye dönüşüyor. Elimdeki kuruşların ağır çekim düşüşünü izliyorum. Kopmuş bacağın yanındaki mendile değiyor ve kollarımdan tutuyor iki cengaver. Keşke hiç dilenciye para vermeseydim diyorum. Ansızın vapur sesi… Bu sefer korktum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Buradan ayrılmak istemiyorum. Vapurlar yanaşıyor, insanlar iniyor. Kalkacak vapura yetişmek için insanlar koşuyor. Düşünceden düşünceye atlıyorum. İstemediğim anlarda yüzünü anımsıyorum. Yüzünü anımsayıp yaralanmak istediğimde hikayeler kurup kaçıyorum. Tok bir ses çıkarıyor dalgalar beton dolgunun altına girdiğinde. Birbirlerinden kaçarken ıssız ormanda, kulübenin birine ansızın dalıyorlar da, kapıyı sertçe vuruyorlarmış gibi… Pet şişelerden betona sığınıp, denizin içinde atalardan kalma sözleri tekrarlıyormuş gibi… Dinliyorum onları. Güneş masadan kalktı kalkacak. Süleymaniye’nin üzerinde kızıl kadehini gösteriyor. Artık sensizliğin önemi yok… Gülümsüyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Galat köprüsünün ortasından Üsküdar’a bakarken rüzgar yüzümü uyuşturdu, güneş işe sırtımı sıvazlarcasına turuncuydu…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;İşportacılar yerlere seriliyordu Eminönü’nde. Tramvaya bindim…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Artık keskin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bıçak edasıyla sıralanıyordu düşüncelerim:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sirkeci: Trenle gezecektik dünyayı. Olmaz, zaten sıkılırdım ben… Hem kavgalar da cabası.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Gülhane: Burada tanışmıştık. Oysa ne kadar çok hikaye ve efsane biliyorum Gülhane parkıyla ilgili. Adın sadece şuradaki kaldırım taşında…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sultanahmet: Yerden yere vurdu bizi. Baştan anlamalıydım Bizans entrikalarının ölümcül yanını… En çok bu meydanda astık birbirimizi. Zevk alıyorduk. Genç Osman’ın tekme tokat, alaylarla sürüklendiği divan yolunda biz bakışlarımızı, dokunuşlarımızı, oluşlarımızı sürüklüyorduk. Ayasofya’yla Sultanahmet arasına ipler geriyor. Dalga geçiyorduk… Utanmadan zamanla, aşkla ve gözyaşlarımızla dalga geçiyorduk. Çok taze bu meydan, dikilitaş ve Alman çeşmesi… Hala yeni Milyon taşı. Bu yüzden önce kitabımın arasına koydum, kurutup tozunu üfleyeceğim Sarayburnu’ndan boğaza karşı…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Durakları sayamadan bitkin düştüm sonra. Laleli falan derken indim tramvaydan…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bacaklarımı saran ağrıdan hoşlandım. Kafamda filizlenen uğultudan da hoşlandım. Ellerimi vücudundan çıkarıp derin bir nefes alan cerrah gibi, birkaç dakika sonra yan yana geçmesi gereken trenlerin makaslarını ayarlayan demiryolu işçisi gibi, kitabının son sayfasının son cümlesini yazan yazar gibi, ışıklarda cam silerek kazandığı paraları annesine veren çocuk gibi ya da bavul gibi dolup bagajda yurt değiştirecek olan… Ama aynı zamanda masada kalmış gibi, kafa kafaya gelen trenlerin çarpışması gibi, gaddar babanın anneyi tekmelemesi gibi, kaybolan bir çanta misali sahipsiz, anlar gibi…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sokak lambaları daha bir korkunçlaştırmıştı apartmanı. Ağzını açmış beni bekliyordu. Üzerimde bir mezarlık kokusu… Bu beni rahatlatıyor ve acıtıyordu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Odama girip pijamalarımı giydim. Gözüm yazıya takıldı:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;“Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle… Dinleme bile, sadece bekle… Bekleme bile, gerçekten yalnız ve sakin ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok. Huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine…”&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sandalyenin ayağında kalemim duruyordu. Aldım onu… &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7938595921093292586?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7938595921093292586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/11/sensiz.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7938595921093292586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7938595921093292586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/11/sensiz.html' title='SENSİZ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-5541532553715036973</id><published>2010-10-30T23:09:00.002+03:00</published><updated>2011-03-28T18:38:50.042+03:00</updated><title type='text'>ROMAN</title><content type='html'>ROMAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir roman var elimde&lt;br /&gt;Son sayfasını okumadım&lt;br /&gt;Bilmiyorum kahraman öldü mü?&lt;br /&gt;Kaldı mı?&lt;br /&gt;Sarıldı mı sevdiğine?&lt;br /&gt;Ya da ne bileyim…&lt;br /&gt;Çekip silahını vurdu mu kendini delice.&lt;br /&gt;Merak etmiyorum sanmayın.&lt;br /&gt;Beynimde  ur gibi&lt;br /&gt;Kalbimde sancı gibi&lt;br /&gt;Kuruyorum sonunu.&lt;br /&gt;Ama okuyamam dostlarım.&lt;br /&gt;Okuyamam romanın sonunu…&lt;br /&gt;Bir roman var elimde&lt;br /&gt;Sonunu kestiremediğim&lt;br /&gt;Eminim o son cümle&lt;br /&gt;Çözecek her şeyi.&lt;br /&gt;Yıllar yılı bu roman elimde…&lt;br /&gt;Ölürken fısıldayın bana.&lt;br /&gt;Romanın kahramanı o adam.&lt;br /&gt;Ben ölürken hala yaşayan o kerata.&lt;br /&gt;Mutlu mu yoksa bedbaht mı?&lt;br /&gt;Romanın ilk sayfasındaki gibi&lt;br /&gt;Deli deli konuşuyor mu hala…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-5541532553715036973?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/5541532553715036973/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/roman.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5541532553715036973'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5541532553715036973'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/roman.html' title='ROMAN'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8011112475382668432</id><published>2010-10-30T19:56:00.004+03:00</published><updated>2011-03-28T18:39:06.413+03:00</updated><title type='text'>AŞK NEDİR?</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt; &lt;/p&gt;AŞK NEDİR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk nedir? Kaç yazının içinde sorulmuştur, kaç dilde seslenmiştir, kaç resimde çağrıştırılmıştır, kaç ezgi feryat etmiştir bu sorunun vücudunda?… Aşk nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence “aşk” bu sorunun içinde bir yerlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“A” mesela… İlkokul sıralarında genç ve güzel öğretmenine bakarken yakalanırdı. Hayrandı ona. Hemen okumayı söktü gözüne girebilmek için. Öğretmeni kurdeleyi takarken saçlarını koklamıştı. Kalbi yerinden çıktı sandı. Arkadaşları oyunlara salarken kendini, o aşka saldı. Ya da sandı… Sınıfı yükseldikçe öğretmene yaklaşması zorlaştı. Gözleri doluyor, kalbi acıyor, çocukluğunu ret edip hızla büyüyordu. Sonradan güleceği saçmalıklar yaptı kendi kendine. Aşk sandığı şeyin hayranlık olduğunu söylediler. İnandı… Oysa aşk sandığı şey aşktı. Kurdeleyi sakladı annesi. Karton bir kutunun en altına koydu. Kutuyu dolabın en altına yerleştirdi. Üstüne; yorganlar, elbiseler, örtüler istifledi. “A” büyüdü. Aşk başka bir şeymiş deyip, kitaplara, televizyonlara, muhabbetlere inandı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ş” sonra… Kıvrımlı ergenliğin içindeydi. Gözlükleri vardı, saçları bir türlü şekil almıyordu ve birkaç kişinin önünde konuşurken renkten renge giriyordu. Arka sıradaki esmer kıza takılırdı gözleri. Hem deli gibi fark edilmek, göz göze gelmek istiyordu. Hem de kaçmak, uzaklaşmak, yerin altına, göğün zirvesine çıkmak geliyordu içinden. Genç kızlığın ilk zamanlarındaki enerji onu korkutuyordu. Arka sıradaki esmer kız güldüğünde içi acıyordu mesela, arabesk bir acı duyuyordu. Yaşıtları zamanı yakalamış gibi hissediyordu. Herkes jöle sürüyordu saçına. Kızlarla rahatça konuşabiliyordu. Şaşırıyordu. Şiirler yazıyordu. Aşklı, acılı, hasretli, utanan şiirler… Kış mevsimini seviyordu. Kozasının içinde uyuyor, kısık gözlerle okula gidiyor ve hayatı karmaşık sarmaşıkların içinde, ancak beton bir sütunun üstünde yaşıyordu. Aşık olduğu kızı başka erkeklerle gördükçe güçlendi. Yaşadığı şeyin aşk olmadığına karar verdi. Saçmalıktı bütün bunlar… Geleceğini düşünmeli, böyle gülünç olaylara paye vermemeliydi. Üniversiteye gitti. Özgürlüğü aşk sandı. Derin ergenliğin izlerini sığda –bel boyunda- sildi. Artık aşka inanmıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“K” ya rastladığımda bir öğrenci evinde bira şişeleri ve kuruyemiş çöpleri arasında uyuyordu. Yanında da bir kız vardı. Bakir ve bakire geçmişlerin sonsuz doyumu hayal ettikleri ilişkiler. İşte tam da böyle bir ilişki içindeydi. Birkaç ay geçmeden eş değiştiriyordu. Romantik başlangıçlar, ilk öpüşmeler, sosyal faaliyetler, cinsel ilişki ve sahiplenme… Sonrası tamamen iktidar kavgası. Soyutlamaların içinde boğulduğunda aldatıyordu da. Kız arkadaşı onu aldatıyordu. O da onu aldatıyordu. Telefon çaldı. Derse geç kalmışlar. Şişelere çarpa çarpa giyindiler, birbirlerini görmeden evden çıktılar. Dersleri –gelecek gölgesi- , harçlıkları –özgürlük gölgesi-, aşkları –ilişki gölgesi- var. Gözlerim bira şişelerine takıldı, kaldı. Ben dalgın dalgın bakarken; o arkadaşlarına geceyi anlattı. Zafer edasıyla, bir seçimi kazanan başkan gibi, mağrur ve gururluydu. Kızın toplum içindeki rolünü kestiremesem de, ya liseden beri beslediği nüveye inanmaya devam ediyordu ya da arkadaşlarına fısıltıyla/kahkahayla geceyi anlatıyordu. Zaten bu paragraf başlarken aşk sadece bir sözcükten ibaretti. Ele geçirilmiş bir sözcük. Tutsak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N” aldanmış bir üniversite mezunu. Önüne koyulan gri hedefleri bir bir aşarken gökkuşağının üzerinde yürüdüğünü zannediyordu. Her şeyi erteledi. Üniversite sınavına kadar erteledi. Yetmedi. Üniversiteden mezun olduktan sonra dedi. Birkaç aylık üniversite mezunu. İş bulamadı. Eskiden aşık olduğunu düşünüyor. Zamanları, anıları kestiremiyor. Acı duyumsayamıyor. Hep mutlu olması gerektiği düşüncesiyle bu günlere geldiğinden; hüzün acemisi… Otobüse, metroya, vapura her bindiğinde muhakkak aşık oluyor. Güzel gözlere, ahenkli saçlara ve büyüsünü kestiremediği mavi havaya… Hayranlıkla seyrediyor aşık olduğu kızı. Hayaller kuruyor. Çocukları bile oluyor. Yaşlanmaya fırsat bulamadan; durak, istasyon, iskele… Durulması gereken bir yerde araç duruyor. Ya o iniyor arkasına baka baka. Ya da kız iniyor arkasına bakmadan… Aşkı düşünmenin lüks olduğu zamanlar, para kazanması gerekiyor ve bakışları hep yerde. Eve döndüğünde yaşıtı komşu kızlarını arıyor bakışları. Yemek, televizyon, uyku… O kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“E” de aldanmış bir üniversite mezunu. Fakat daha şanslı. Hemen iş buldu. Bakın, arabasına biniyor. Yüzündeki gülümseme başarının fırça darbeleriyle yerleştirilmiş gibi. Bakımlı, şık ve sağlıklı… Aşk adına ürperdiği zamanları çabuk atlattı. İş yerine geldi. Kapıdaki kızın kendisini hayranlıkla seyrettiğini biliyor. Bakmadan “günaydın” deyip geçti. Asansördeki kadınların bakışlarından memnun ama umursamaz gülümsemesi hep yüzünde. Aşkın peşinden koştuğuna inanıyor. Durduğu zaman kucaklayabileceği, şaşıracağı, çocukluğundan miras heyecanları duyumsayabileceği aşkın yüreğine akacağını biliyor. İhtiras ve hırsın ortasında seçici. Çarpıcı bir tesadüfe meydan vermemek üzerine eğitildiğini düşünüyor. Ofisinde masasına oturup yoğun çalışma temposuna giriyor ve davetlerdeki kadınların istatistik bilgilerini kalbine yolluyor. Sistematik bir evlilik ve planlanmış çocuklar… Tökezlemeyen, berbat olmayan, ayrılıkların arkadaşça olduğu gökdelen aşkı onunki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“D” köylerle şehirlerin harmanlandığı zamanın insanı. Hangi bölgeden geldi bilmiyorum. Çocuk yaşta evlendi. Çok konuşmuyor. Mahcup görünüyor ama kurnaz. Hayata pusu kuruyor her sabah ve az gülüyor. Karısını görmezden geliyor. Kırlara, dağlara, hayvanlara, temiz havaya, sessizliğe özlem duyduğunda yüzünü asıyor. Orada, işten çıktı şimdi. Memnuniyetsiz, kapalı… Biri “aşk” derse; kızıyor –televizyonda gördüklerini ahlakıyla, geleneğiyle bağdaştıramadığından (izlemek zorunda hissediyor ama yine de) -,  utanıyor – eskiden sevdalandığı kızı anımsıyor-, umursamıyor – aşk meşk ekmek vermiyor- … Dik bakıyor kadınlara. Aklındaki günahın bedene bürünmüş hali onlar. Hem cezp edici hem yasak… Aşk, toprağa dökülen su gibi faydacı, saf ve ulaşılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İ” biri nokta, biri çubuk, aynı harfin içinde. Okulun birinde, bir sınıfta, iki sıra art arda… Öndeki sırada iki kız. Arkadaki sırada iki erkek. (Bir yerde okudum, bir yerde duydum ya da uydurdum.) Ters giden bir şeylerin olduğu hatırlatılarak hikaye ediliyor yaşadıkları. Çocuklardan biri kendini asmış. Mektubunda; hislerinin yanlış olduğu, dünyaya gelirken böyle olmayı seçmediğini, belki öbür dünyada kendisine özgürce izin vereceklerini çocukça ve telaşla karalamış. Mektubu yakmış babası. Erkeğin erkeğe aşık olduğu kabilelerin sonu aşikar, herkes saklamış. Diğer çocuk baskıya dayanamamış kaçmış. Aşk bunun neresinde peki? Ya her yerinde, ya da hiçbir… Sonra kızlar… Erkeklerden uzak durdukları için hep taktir edilmişler. Rahatça sevmişler birbirlerini. Zaman geçtikçe işler zorlaşmış. Üniversite için şehirden ayrıldıklarında. Ağlayarak, aşkla vedalaşmışlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“R” bir kere aşık olmuş hayatında. Acı, tatlı günler geçirdiklerini herkese anlatır. Dile kolay tam elli iki yıl evli kalmışlar. Duvarlar karısının resimleriyle dolu. Öleli beş yıl olmuş. Sokağa her çıkışında birkaç saniye duralar apartmanın kapısında. Önce eşi geçsin diye bekler. Fark eder, hatırlar, hüzünlenir… Nihavend kanun taksimi çalar sanki her çıkışında. Esnaf anlatıyor; yiyecekleri iki kişilik alırmış, sevmediği ama karısının sevdiğini bildiği yiyecekleri saygıyla koyarmış torbasına. Parkta oturmaya gider. Bir cebinde siyah beyaz bir kadın fotoğrafı: Karısı. Diğer cebinde buğday taneleri kuşlar için: Hayat. Gözleri dolduğunda sol elini hafifçe kaldırır, sola doğru uzatır. Bekler. Karısı mendil versin diye… Hep verirdi ya, yine versin diye. İsyan eder yaşlı kalbi. Eve yollandığında; aşk ve akşamüstü karışır gider zihninde. Aşk batar, karanlık olur ortalık. Akşamüstü ceplerinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“?” Aşk nedir? Ciltlerin harflerini çözmek gerek belki de… Tek soru, cevap yok… Akrostiş metinlerin yılgın sonları gibi yerçekimine yenik bir anlamdır bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8011112475382668432?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8011112475382668432/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/ask-nedir.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8011112475382668432'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8011112475382668432'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/ask-nedir.html' title='AŞK NEDİR?'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4031324239921042350</id><published>2010-10-26T02:15:00.004+03:00</published><updated>2011-03-28T18:39:19.607+03:00</updated><title type='text'>İSTANBUL</title><content type='html'>İSTANBUL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşarak gelip Trakya’dan, deştiğim gün rahmini bir efsaneyle&lt;br /&gt;Kör ebenin ellerine doğdun alnında silinmez kanla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvarların&lt;br /&gt;Harikaların&lt;br /&gt;Dehlizlerin&lt;br /&gt;Kah öpüştü denizlerin&lt;br /&gt;Bazen de ağladı efkarla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana doğru koşan gemiler gördüm&lt;br /&gt;Kasımpaşa’dan heyecanla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaferlerin&lt;br /&gt;Sefaların&lt;br /&gt;Acıların&lt;br /&gt;Çağ yağdı üzerine – ya da yıkıldı-&lt;br /&gt;Gözyaşın harmanlandı yağmurla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasız saltanatın ihanetiydi çürüyen…&lt;br /&gt;Çıkmaz sokağın birinde şahit oldum cenin yaktığına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürgünlerin&lt;br /&gt;Tutsakların&lt;br /&gt;Kahramanların&lt;br /&gt;Kudretli devrimcilerin bakıyordu - umudu arıyordu-&lt;br /&gt;Kulelerin, tepelerin, yorgun meydanların ardında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lastik kokuyor inci kolyen – saçların pis, ağzın küfür-&lt;br /&gt;Anadolu’nun altında çığlık çığlığa – kapında piç vapurların, pezevengin gecekonduda-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katillerin&lt;br /&gt;Otobanların&lt;br /&gt;Masumların&lt;br /&gt;Rüyamda; yaldızlı görkemin ve doğuşun…&lt;br /&gt;Mezarına işeyen köpeklere rastladım Beyoğlu’nda Aksaray’da –kaldırımlarında-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4031324239921042350?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4031324239921042350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/istanbul.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4031324239921042350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4031324239921042350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/istanbul.html' title='İSTANBUL'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3998456517589036727</id><published>2010-10-21T19:19:00.001+03:00</published><updated>2010-10-21T19:22:39.847+03:00</updated><title type='text'>AVM</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Dostlarım, şimdi ben size büyük bir şey söyleyeceğim. Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin, o her gün kopmaktadır.” Albert Camus&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                       AVM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Otopark &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yandaki arabayı çizmemek için kapıyı yavaşça açtı. Hata yapmışlık hissinden dolayı kıvrılarak arabadan inmesi gerektiğini düşündü. Hassas hareketlerle kapıyı kapattı. Egzozlu atların kokuttuğu kurşuni ahırda karanlık ışığın içinde yürümeye başladı. Haklı olduğunu hissetti bir an. Öfke duydu. Fosforlu boyalarla çizilmiş ok işaretlerini takip ederken; pahalı beyaz atları, siyah gösterişli atları, kahverengi silik atları, eşekleri ve el arabalarına benzeyen hırdavatları gördü. Yüzlerce araba sanki başlarını önlerine eğmiş düşüncelerini okuyordu. Ok işaretleri bittiğinde; gaz pedalına değen mahmuzlu ayaklar motorları bağırtıyor, şaha kalkan son model bir araba özgürlük istiyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Giriş&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomatik cam kapıdan içeri girdi. Birkaç metre öteden geldiğini sezen dijital gözlerin altından küçümseyici adımlarla geçti. Renkli, müjdeli, efsunlu “HOŞGELDİNİZ” yazılarının önünde eğildiği ve güvenlik görevlilerinin şüpheci bakışları tarafından karşılandığı anda telefonu çaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Efendim… Alışveriş merkezindeyim… Bakınıp çıkacağım… Pantolon falan alırım belki… Tamam… Bu arada, sen bir şeyler yedin mi?... Ben bir şeyler atıştırıp geçerim eve, sana da paket yaptırayım… Sorun değil, görüşürüz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce iletişimini bıraktı yandaki kutuya, arabanın yularını ve üç beş tane bozuk parayı… Metal sorulara, bomba fikirlere, sesten hızlı çakmak düşüncelere duyarlı aletin “bip bip”lerinden çekinerek; iletken duygularını bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafızın kulaklıklarına takıldı gözü. Biber gazına, kılıcına… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel gülümsemeye korkarak cevap verdi. Kaçarcasına topladı eşyalarını ve hızlı adımlarla girdi; gürültülü, büyülü, serin kervansaraya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dükkanlar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarmaşıklar, kayalıklar ve zehirli bitkilerle korunan, ilkel kabilelerin etrafında kol gezdiği, tuzaklı, labirentli yollar geçerek ulaşılan,  hazinelerle dolu bir mağaraya girmiş gibi hissetti kendini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonlar, ayakkabılar, elbiseler, oyuncaklar, bilgisayarlar, altınlar, saatler, koltuklar, mücevherler, kitaplar, telefonlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binbir çeşit eşya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Baba girmişti bu mağaraya ve ihtiyaçlarını alıp gitmişti. İşte reklamlar fısıldayınca sihirli cümleyi, herkes Ali Baba’nın abisi Kasım gibi aklını yitirmişti.  Şaşkın ve gülümsemeye eremeyen sırıtan yüzlerin arasında vitrinlere bakarak yürüdü. Mağazaların içinde insanlar kredi kartlarına yalvarıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“AÇIL BAKLA AÇIL”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“AÇIL PİRİNÇ AÇIL”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“AÇIL BUĞDAY AÇIL”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haramilerin sesi dans eden palyaçonun karnından geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürüyen merdivenlere bindi. Yüksek tavanda rastgele asılmış balonları ve balonların arasından havalandırma borularını gördü. Çapraz yerleştirilmiş gri, kalın çelik sütunlar kubbeyi ayakta tutmak için tasarlanmıştı.  Basamaklar yukarı doğru ilerledikçe biraz daha teslim oldu. Yanındaki yürüyen merdivenden aşağı inenler ise önce kurtuluyor, sonra yere döşenmiş granitlerin kurbanı oluyorlardı. Özgürlük de, kölelik de yürüyen merdivenlerin kollarına yapışmıştı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Pardon!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elindeki paketleri sağa sola çarpan bir adam hızlıca yanından geçti. Öpülüp gerçek olmayı bekleyen plastik çiçeklerin arkasından kaybolurken adam, mücevher mağazasının önünde kadının biri yalvaran gözlerle başka bir adama bakıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamların, kadınların ve çocukların arasından geçerek el bilgisayarlarının bulunduğu mağazaya girdi. Bir cariyenin ikna edici bakışlarına kapıldı önce. Kunduralarından çıkan takırtılarla güç gösterisi yapan bir vezirin dalaverelerine kandı sonra. Son teknoloji bir ulak cebindeydi artık. Müzikler, filmler, metinler… Haremler cebindeydi. Mahcup ve teşekkür ederek ödeme yaptı. Bu nimeti ona sundukları için minnettardı. Bakışları elindeki pakette, mağazadan çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkar çıkmaz omuzları kabardı. Duvar çeviren şamdanı bulmuştu. Kendini seçilmiş hissediyordu. Sırra ermişti. Başını yiğitçe kaldırdı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dükkanlar iki&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çok yakıştı beyefendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki ya bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu da çok yakıştı beyefendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satıcı pantolonu paketlerken etiketler muhabbet ediyordu. Çin’den, Hindistan’dan, Amerika’dan açıldı söz. Avrupa’dan, Anadolu’dan  ve Ortadoğu’dan aktı gitti. Söz işte… Bandrolleri parmaklıklara benzetti, adam faturayı keserken, fiyatlar ömürlerinde indirim yapan işçilerden ve dünyadan bahsetti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu nasıl oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çok yakıştı beyefendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki ya bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bu da çok yakıştı beyefendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dükkanlar üç&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feth edilmiş kaleler. Parası ödenmiş eşyalar… Uğultu ve zafer başını ağrıttı. Yine yürüyen merdivene bindi. Artık tavan yüksek değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Yemek yemek&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuş sütü eksikti menülerde. Hamurların arasında malzemeler. Peşin sıra içecekler, patatesler… Robot sesli kasiyerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepsi elinde, biraz dolaştı. “Terasta mı yesem? İçeride mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk menüsünden aldığı oyuncağı düşürdü bir çocuk. Sevgililer sinemaya gireceklermiş, kulak misafiri oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“MADE İN CHİNA” yerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“MADE İN AMERİCA” perdede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terasa oturdu ve yemeye başladı. Terasın korkuluklarında birkaç fesleğen, manzara beton, lokmaları hızlıca yutuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dükkanlar dört&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başına saplanan ağrı büyücülerin işi olmalı diye düşündü. İçeri girdiğinden beri hiçbir şey düşünmediğini fark etti. Her şey düşünülmüştü. Düşünmeye ne gerek var diye düşündü en son.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayboldu…&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;Otopark&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yandaki arabayı çizmemek için kapıyı yavaşça açtı. Yandaki atın cilasını çizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Otoparktaki güvenlik görevlisi. P2ye intikal et!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- P2ye intikal ediyorum kamera merkezi. Tamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hendekteki timsah tarafından yakalandı. Kameralar gözyaşı. Anlatıcı timsahın midesinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Otopark&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3998456517589036727?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3998456517589036727/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/avm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3998456517589036727'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3998456517589036727'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/10/avm.html' title='AVM'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2834572415310966505</id><published>2010-08-23T21:32:00.007+03:00</published><updated>2011-03-28T18:39:46.055+03:00</updated><title type='text'>BEŞ İKİZLER PARAGRAFI</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;BEŞ İKİZLER PARAGRAFI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dengesizlik burcu seninkisi. yıldızların oynaşmalarına göre gülersin. kavgaya tutuştular mı ağlarsın...gezegenler sallanır düşüncelerinde. bir anın bir anını tutmaz o yüzden...içinde bir sen vardır. o senin içinde de bir sen...karşılıklı iki ayna gibi yaşarsın. dağılarak, çoğalarak ve parçalanarak...kimse ne yapacağını... kestiremez. ışık yılı öteden dakikalarını zehir eden yıldızlara bakarsın. bir tek onlar anlar seni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dengesizlik burcu seninkisi. mevsimler arasındaki merdivenin ortasında. ayakların ilkbaharda. kafan yazda... dayanamıyorsun sıcak geleceğe ve aşağıdan sallıyor yaramaz geçmiş. iki yüzlü gitmelerin paçandan tutuyor. iki yüzlü kalmaların ruhunu sıkıştırıyor. şımarık esintinin kucağına doğduğun için hayat gibi ölümde senden bıktı. falların kaygan, planların kalbine saplandı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dengesizlik burcu seninkisi. tanrıların ciğerinde yoğrulur kaderin... her nefes alışında kendini çekersin içine, zeki olduğunu zannedersin. her nefes verişinde ise kullanılmış benliğini üflersin... toprağın, suyun, ateşin içinde gizlendiğin için övünürsün. onların da senin içinde gizlendiğini unutarak. ve her düştüğünde yenilenirsin. kalkan sen düşen seni sevmez. yerde tekmeler. sen yenilirsin. sen kazanırsın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;değişkenlik yazdıklarına bakma. dengesizlik burcu seninkisi. kaf dağının tepesinden lağım dolu çukurlara düşmen bu yüzden. çukarlardan denizlere gitmen. denizlerden çöllere. ormanlara çöllerden ve buz dağlarının üzerinde uyutman duygularını, volkanlara salman aklını... hepsi bu yüzden. bir çiçeğe aşık olup insanlardan nefret etmen veya her savaş haberinde irkilip üşümen. her dakika erken doğup. ölmen. bu yüzden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dengesizlik burcu seninkisi. mahkum olmak nedir biliyorsun. özgür olmak nedir biliyorsun. sağ kolundan biri sol kolundan diğeri tuttuğunda, çıldırmak nedir biliyorsun. ama hiçbiri olamıyorsun. şiir gibi düz yazılar. düz yazı gibi şiirler. arafın ortasında oturmuş insanlara sataşıyorsun. akıllı değilsin. deli de...aradasın ve en çok da sanıyorsun.belkisin, birazsın, bazensin...iki dünya arasında umut yontuyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2834572415310966505?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2834572415310966505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/08/bes-ikizler-paragrafi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2834572415310966505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2834572415310966505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/08/bes-ikizler-paragrafi.html' title='BEŞ İKİZLER PARAGRAFI'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-5251015411990724238</id><published>2010-08-23T21:05:00.003+03:00</published><updated>2010-08-23T21:07:49.901+03:00</updated><title type='text'>SONBAHAR GELİRKEN</title><content type='html'>&lt;h6 class="ecxuiStreamMessage"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 style="font-weight: normal;" class="ecxuiStreamMessage"&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:180%;"  &gt;Sonbahar  mutluluğu.&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 style="font-weight: normal;" class="ecxuiStreamMessage"&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:180%;"  &gt;Parçalanan  bulutlar, rüzgar...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 style="font-weight: normal;" class="ecxuiStreamMessage"&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:180%;"  &gt;Az kaldı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;h6 style="font-weight: normal;" class="ecxuiStreamMessage"&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:180%;"  &gt;Hiçlikten sıyrılan kahverengi efkar...&lt;/span&gt;&lt;/h6&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-5251015411990724238?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/5251015411990724238/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/08/sonbahar-gelirken.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5251015411990724238'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5251015411990724238'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/08/sonbahar-gelirken.html' title='SONBAHAR GELİRKEN'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3005432962624502322</id><published>2010-07-08T21:08:00.002+03:00</published><updated>2011-03-28T18:40:20.488+03:00</updated><title type='text'>KPSS</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sevgili kardeşim Emre'ye başarılar... Her zaman umutla...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;KPSS&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hep sondan başlarım anlatmaya. Eylemleri, nesneleri, olayları dökerim ortaya, en son özne çıkar ağzımdan. Bilerek yaptığım bir şey değil bu. Heyecanlanıyorum, ondan sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine böyle başlayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz’un ortalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini asmaya çalışırken girdim içeri. Doğalgaz borusuna dolamıştı kalın ipi. Beni görünce küfrederek atladı sandalyeden. Gözleri fal taşı gibiydi. Üzerinden kuşakların geçtiği anlaşılan eskici malı koltuğa oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Sen nereden çıktın? dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kapı aralık kalmış. Merak ettim. Dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağıyla ezdiği bira kutusuyla oynuyordu. Bakışlarını yere sabitlemiş, derin derin soluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi nedenlerin onu bu hale getirdiğini tahmin edebiliyordum. Biliyordum hatta. Bu yüzden şaşırmadım. Mutfağa gittim kahve yapmaya. Kulağım odada, tedirgindim. Buzdolabında matematik ve geometri formülleri, sağa sola yapıştırılmış tarih bilgileri, naylon masa örtüsünün üzerinde kurumuş ekmek kırıntılarıyla oynaşan defterler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle sıcağı çatı katını teslim alırken, gelecek kavramını, başarıyı ve başarısızlığı düşündüm. Kaynayan suyun fokurtusu çıkmaz düşünceleri işaret ediyordu. Ziraat mühendisi genç bir adam. Mezun olduktan sonra iş bulamamış. Tezgahtar olarak çalışıyor. Devlet memuru olmak için milyonlarca insanla yarışmak zorunda bırakılmış. Oyunu kuralına göre oynayan kazanıyor… Kaybedenler ölüyor ya da ölmekten başka çare bırakılmıyor. Gayet basit ve acımasız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahveyi verirken utandığını fark ettim. Yüzüme bakamıyordu. Sol ayağının baş parmağıyla odanın ortasındaki kirli kilimin kenarını kıvırıyordu. Az önce oynadığı bira kutusu sehpanın üzerindeydi. Böyle olur zaten. Bitirmenin eşiğinde hayat nesnelere bürünür. Bakışlar şıkların matlığını taşırken, dünyada bir şeyi olsun düzeltmek ister insan. Bağlanmak ister yeniden. Bira kutusu veya siyah bir poşetle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ne var ne yok? Nasılsın? dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gördüğün gibi. Dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun uzun konuştuğumuz günleri hatırladım. Sınava bir gün kala konuyu tekrar açmadım. Hayallerini anlattığı, gözlerinin parladığı, özgür düşünceleri çarpıştırdığı konuşmalardı. Karşımda gördüğüm ise; küçük bir kalıba sığdırılmaya çalışan beden. Ruhu ve heyecanı kamu personeli seçme sınavına kurban edilmiş kuru beden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyecek söz bulamadım. Teselli etmeyi oldum olası beceremem zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece orada kaldım. Ertesi gün sınav yerine beraber gittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey olması gerektiği gibi olacaktı. Böyle öğrenmiştim. Öğrenmiştik. Vazgeçirdiğimi sanıyordum. Konuşmamıştık ama öyle hissetmiştim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lise arkadaşımdı. İki yanlış mühendis olduk. İki yanlış gelecek. Yanlış olduğu için gelmeyen gelecek. Gelemeyen. Konuşuyorduk. Meslekleri, parayı, başarıyı ve sorguladığımız sistemin içinde nasıl paçayı yırtacağımızı. Ölüm hariç her şeyi konuşuyorduk… Ölümü susuyorduk. Belki ikimizde kıyısındaydık. Ayaklarımızı sokuyorduk. Ürperiyorduk. Sonbahar ya da Kış ama asla Yaz’ın ölmeyi düşünmüyorduk. Düşünmüyorduk diyorum. Sustuklarımızdan anladıklarım bunlar. Çok iyi anlaşıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Başarılar. Dedim. Sınav sabahı okula girerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Teşekkürler. Dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aileler anlamıyor. Emekliliğe endekslenmiş bir hayat düşlüyorlar bizim için. Çabucak ölüme koşmamızı istiyorlar. Acısız ölmemizi. Çalışarak zaman geçirmemizi diliyorlar türbelerde. Zaman kaybına tahammülleri yok. Sinemaya gitmemizi istemiyorlar. Kitaplarımız sinirlerini oynatıyor. Müzik ise sadece gürültü. Şakalarımız laubalilik sayılıyor. Öleceğiz ya, hazırlıklı olalım istiyorlar. Mezarda şaşırmayalım diye bu çabaları. Para para diye koşturmamızı umuyorlar ve mutluluğun koşma anında alnımızdan akan terler olduğunu sanıyorlar. Hayat yetişkinlerin ölüm kalım sınavına sokulduğu bir kıskaçta son bulabilir. Bilmiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bilmiyordum. Hep koşayım istiyordum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrendim. Saçma ağırlık omzuma oturduğunda. Yürümenin yaşanılası olduğunu ve mutluluğun ağır ağır yanımızdan aktığını. Öğrendim. Tahta kokusunu genzimde duyumsadığımda. Öğrendim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz’un ortalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula girdikten beş altı dakika sonra çığlıkları duydum. Koştum. Bölük pörçük seslerin arasında, yüreğim ağzımda, koştum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üçüncü katta…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Biri atla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Koşun koşun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Polisi çağarsın birileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ambulans!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Üç…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kendini atmı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesler kolumu bacağımı tutuyordu sanki. Dikenlerin arasında merdivenleri çıkıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalığın olduğu sınıfa yöneldim. İnsanlar pencerenin önünde toplanmışlardı. Yol açtım kendime. Gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse anlamıyor aslında. Sınavları, emeği, karın doyurmayı, düşünmeyi… Arkadaşlığı anlamıyorlar en çok da. Ölen arkadaşları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz’un ortalarıydı. Kaç yıl geçti anımsamıyorum. Rakamlara önem vermezdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, bu dağ köyünde, sakalımı avuçlayarak yazıyorum. Memur olmak istemeyen hücrelerimin kahkahalarını yarın mezarına götürebilmek için yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes tembel olduğum için kaçtığımı sandı. Çalışmayı oldum olası sevmiyormuşum diye söylendiler telefonda ben buraya yerleştiğimde. Meczup olduğumu düşünüyorlar akabinde. Acıyorlar bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aileler anlamıyor. Kimse anlamıyor aslında. Devlet, toplum, akrabalar… Sıfata bürünmüş veya bürünmemiş her insan ret ediyor beni. Bizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korktuğum için geldim buralara. Aç kalmak pahasına. Ölmek pahasına (ama sürüklenerek değil, direnerek).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korktum arkadaşım. Kpss’den…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz’un ortalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3005432962624502322?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3005432962624502322/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/07/kpss.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3005432962624502322'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3005432962624502322'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/07/kpss.html' title='KPSS'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1430264630181715921</id><published>2010-06-22T01:08:00.007+03:00</published><updated>2011-03-28T18:40:37.519+03:00</updated><title type='text'>En uzun gün biterken</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ölüm üzerine&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En uzun günün bittiği saatlerde gördüm ölümü… Güneş, kandırarak terk edecek artık. Ve karanlık iki el tarafından boğulacağım. Cesedimi birileri yiyecek demek isterdim. Ama bu gerçeği ölürken bile yazamayacağım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaşamak üzerine&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yaz gecesi bağlandım mavinin limanına. Ben bir gemiydim eskiden. Bahsettiğim gece yukarıdaki satırlarda… Su alan bedenimi kurtarmaya çalışmadık. Uzamıştı sakallar ve saçlar. Düzenin koynundaydım. Jilet yaptım kendimi. Özgürlüğü doğradım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tekrar ölüm üzerine&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak diyarlardaki sevgilimin hayali sızarken masalıma. Zehirli bir elma oldu gece. Isırdım iştahla… Ay hilal olduysa, kanmayın kudretine, ısırığım o benim. Bir yıldız kaydıysa, telaşlanmayın çekirdeğidir elmanın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tekrar yaşamak üzerine&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak diyarlardaki sevgilim mektup yollamış. Ellerim petrol, ellerim kan, ellerim katmer katmer “para para” sesleri… Evet, sesler bulaşmış ellerime. Çığlıklar, bağrışlar ve feryatlar. Zarfı açtım usulca. Ellerim deniz, ellerim orman, ellerim efil efil rüzgar sesleri… Evet, sesler bulaştı ellerime. Sevinçler, kahkahalar ve en çok da çocuklar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kaybolan paragraf&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatamamanın mevsimi yok. Anlaşılmamanın mekanı yok. Anlamsızlığın düdük öttürdüğü sokaklarda, görmediğin nostaljiyi tasavvur etmek yok…. Yok suçlamak, suç aramak, suçlanmak… Yaz, gece ve hiçlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güneş, kandırarak terk edecek artık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Su alan bedenimi kurtarmaya çalışmadık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ay hilal olduysa, kanmayın kudretine, ısırığım o benim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ellerim deniz, ellerim orman, ellerim efil efil rüzgar sesleri…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün ve yaşamın evleri soyulmuş. Aksilik bu ya, ikisi de bu gece… Bu paragraf çalınmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu paragraf yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1430264630181715921?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1430264630181715921/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/06/en-uzun-gun-biterken.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1430264630181715921'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1430264630181715921'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/06/en-uzun-gun-biterken.html' title='En uzun gün biterken'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1705313374994580326</id><published>2010-05-28T23:30:00.002+03:00</published><updated>2011-03-28T18:41:03.962+03:00</updated><title type='text'>USTAYA SAYGI/SIZLIK</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;USTAYA SAYGI/SIZLIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç birine vurdun mu? Karnına, yüzüne, göğsüne… Gerilmiş kasların öfkene yenik düştü mü? Başkasının kanına dokunmak cesaretini gösterdin mi? Haklı olduğuna inandığın ya da sadece sinirlerine hakim olamadığın için küfür ettin mi? Şiddeti her anında yaşadığını bilerek geldim. Korkuyor musun şu an? İsyan mı ediyorsun yoksa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni kan tutar biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bileklerin mi acıyor? Sıkmış olabilir. Acıya dayanıklı olmadığını söyleme sakın! Çocukluğundan beri canın yanıyor ve muhtemelen can yakıyorsun. Benim gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak burada ne var? Dövüş Kulübü… Seyrettin mi? Ağzındaki bandı mı çıkarayım? Boş ver. Dinlenmeye değer şeyler söylemediğini anlaman için bu gerekli. Ukala mı? Bence gözlerin yetenekli. İfadeni güçlendiriyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyordum? Dövüş Kulübü. Bu kadar düzenli ve verimli çalışmanıza şaşıyorum. Kaosun içinde serpilen zararlı otlar gibisiniz. Ve halka sanatı ulaştırdığınızı bile düşünen var. Robin Hood neydi biliyor musun? Kahraman mı? Bakışlarını çözmeye çalışıyorum. Hımm… Robin Hood’un kim olduğunu bilmediğin üzerine cümle kurmak istemiyorum. Genel görüşe göre cevap vereyim. Bir hırsızdı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dövüş Kulübü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı. Evet acı. Acıdan bahsederken çarptı gözüme. Acı çektiğin zaman acı çektirmek istiyorsun. Böylece güçlendiğine inanıyorsun. İşte sana güç. Dükkanının arka tarafındaki küçük depoda çaresiz bir şekilde benim davranışlarıma bağlısın. Güçsüzsün. Seni öldürmeyeceğimi biliyorsun. Ama ben bilmiyorum. İşte bu yüzden ben de güçsüzüm…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok, ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle diyor filmde. Hani seyretsen bile kaçıracağın bir cümle. Amerikan filmlerindeki gibi alıntı ve repliklerle mi konuşacağımı sanıyorsun? Sadece, bu odadaki sahte birikimin beni nasıl büyülediğini anlatmak istedim. Bakar mısın? Sana söylemedim. Genel bir söylence. Porno filmler, aksiyon filmleri, çizgi filmler, klasik müzik cdleri, sanat filmleri, daha çıkmamış filmler… Gerçekten ironik bir birikim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzüne karşı pis pis gülünce ve seninle dalga geçince neler hissediyorsun? Beni dinlediğini sanmıyorum. Kurtulduğunda beni nasıl döveceğini veya öldüreceğini düşünüyorsun. Gözlerinle yalan söylüyorsun. Küçülerek kurtulamazsın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoruldum ben de oturayım. Neymiş bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“BOŞ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların içine filmler ve şarkılar yükleyeceksiniz. İnsanlar gelecek ve iştahlı bir şekilde size istedikleri şeyi söyleyecekler. Siz de kendi malınız gibi vereceksiniz. Üzerine oturduklarım sizin. Ya içindekiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Of…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kimim? Bunu merak ediyorsun. Tam dükkanını kapatırken içeri girdim. Etrafa bakındım. Birazdan kapatacağını söyledin. Arkanı döndün… Sonrasını hatırlamıyorsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kapattım dükkanı. Lambaları ve bilgisayarları da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni o sandalyeye oturtup, sana neler yapabileceğimi düşündüm sen ayılana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de konuşuyoruz. Ben konuşuyorum daha doğrusu. Sen dinliyorsun. Anladığını sanmıyorum ama. Seni salak yerine koymayı seviyorum. Sivilce gibi uç veren öfkelerini patlatmayı seviyorum. Baksana “seviyorum” diyorum. Anın tadını çıkarmaya başladım demektir bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafandaki sorulara cevap bulmaya çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben işsizim. Senden daha kızgın olduğumu belirtmek için böyle başladım. İşsiz güçsüz değilim. Gözünde öyle canlandırma. Serseri de sayılmam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tozlu ışığın altında sen ne kadar zavallıysan, ben de o kadar zavallıyım aslında. Sadece maskelerimiz farklı. Sen; ağzında bant olan, terli, korkak… Ben; sürekli konuşan, terli, etrafına güvenle bakan… Böyle bir organizasyonun içinde olan biri olarak çok paran olduğu için kızmıyorum sana. Buraya geliş nedenim tamamen farklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin gibilerin şiddete olan eğilimi umurumda mı sanıyorsun? Ders vermeye çalışan bir şizofren miyim yoksa? Ya da çıldırmış bir meczup mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç biri . Ya da hepsi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gidemedim. Bir edebiyat öğretmenimiz vardı. Gözlerimin içine bakardı. Sınıfın gürültüsü her derste ayyuka çıkardı. Edebiyat hariç. Tehdit dolu gözlerle bakardım herkese. Sus pus olurlardı. Gözlerimin ta içine bakardı. Şiirler okur, elini kitabın üzerinde gezdirir. Hüzünlenir… Teşekkür eder, giderdi. Sonra ben, yine eski ben. Okul çıkışı kavgalar, sigara, küfür… Kitapları sevdim sonra. En çok da şiirleri… Her şiir okuyuşumda onun gözleri aklıma gelir. Gülümserim. Belki ağlarım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sıcak oldu burası. Klima yok mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güldüğüme bakma. Hüzünlendim. İnsan hüzünlenince vicdanı devreye giriyor. Biraz daha anlatsaydım. Mesela, bir gün yanıma gelen edebiyat öğretmenimin ela gözlerini açarak: “Sen şiir yazıyor musun?” dediğini. Yine bir gün, yanımdan geçerken cennetten kopardığını düşündüğüm gülüşünü bana savurduğunu… Bunları anlatsaydım. Seni affederdim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden geçmişimi burada kesiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta ağlayan bir adam gördüm apartmanın merdiveninde. Sen hiç ağlamaz mısın? Hala o sert bakış. Yüreğinin taş olduğunu düşünüyorum. Bu beni tedirgin ediyor. Çünkü bu hikayenin sonunu bilmiyorum. Ya kurtulursan? Nasırlaşmış ellerinle boğazıma sarılırsan ve son nefesimi verene kadar hiç konuşmadan sırıtırsan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları düşünmek beni sana karşı doldurdu. Üzgünüm…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyordum?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta ağlayan bir adam gördüm apartmanın merdiveninde… Hani ben kitapları sevmeye başlamıştım ya. Biraz da bu adam sayesinde oldu. Edebiyat öğretmenimin gözleri hep aklımdaydı da, ağlarken gördüğüm adam kurtardı beni batağa düşmeme ramak kala…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kitaplarını paylaştı benimle. Konuştu. Sokağa çıktığım zaman, belli etmemeye çalışıyordum bilgili olduğumu. Aynı sert bakış, aynı sert yürüyüş, aynı meydan okuyuş. Yoksa ezerler. Sen daha iyi bilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaştım ustamın yanına. Sordum. Söylemedi. Gururuna yediremediğini geveledi. Anlamadığını. Anlamlandıramadığını… Haysiyetiyle oynandığını. Yine de onlara acıdığını. Parça parça düşüyordu sözcükler ağzından. Halbuki ne güzel şiir yazar. Kalbim sallanır, beynim göçer ve her yıkılışın ardından kuşların bıraktığı şiirler yeşerir… Halbuki ne güzel şiir yazardı. Pencereler titrerdi yazdıklarını okuduğumda. Kitaplığındaki kitaplar üstüme koşardı. Ben afallarken o ya gülerdi ya ağlardı. Konuşurduk…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sordum, söylemedi neden ağladığını. Teselli etmeye çalıştım. Evine çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamla annemin taşra küçümsemesiyle baktığı iyi bir adamdı. Sen hiç iyi adam gördün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaç saat oldu buraya geleli? Saatine bakabilir miyim? Ooo kazancının iyi olduğu belli. Bu da mı sahte? Yorgun görünüyorsun. Uyuma! Sana vurmak zorunda bırakma beni. En azından şimdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün bir mektup okudum. Şikayet etmiyordu. Hiç etmemişti. Bana öğütler sıralayıp, selamını çakıp giden bir mektup… Kulaklarımın hizasında iki ayak. Beyaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıya çıkarken giydiğim serseri kabuğumdan kurtulmamı söylemiş. İçimde kocaman erdemlerin olduğunu ve istersem onları büyütebileceğimi söylemiş. Bütün kitaplarını bana bırakmış. Uyuşturucu kullanma demiş. Kimseye vurma. Suç ve Ceza’yı oku demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulaklarımın yanında iki ayak. Beyaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta yaşadığı olayın kendisini umutsuzluğa sürüklediğini yazmış. Vaktinin dolduğuna inanmış… Salonun ortasında, avize takılsın diye bırakılan demir çengele bağladığı iple, pijamalarıyla kendini asmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırladın mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum ama. Bir film sormuştur sana. Var veya yok demişsindir. Ne önemi var? Bir şeyler söylemiştir. O küçük beyninle yanlış anlamışsındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırladın mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra arkadaşların gelmiştir. Naif bedenini sağa sola itmişsinizdir. Gülmüşsünüzdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırladın mı? dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinde gerçek korkuyu görmek güzel. Bunu sana hissettirmek daha güzel…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laf uzadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta yaşlı demiş. Esmer. Herkesle dalga geçer gibi konuşan demiş. Kısa saçlı. Sol elindeki büyük yüzükle gözlüğüme vurdu demiş. Büyük burunlu. Terinin kokusu burnumu yaktı demiş. Pis…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün okuduğum mektupta bunlar yazılıydı. Bugün bakındım etrafa. Bu anlatılan sensin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin gibi değilim. Belki kabuğumda sana benzer özelliğim çok vardı. Ama çıkardım kabuğumu. İçimdeki şiire döndüm yüzümü. Liseden beri aklıma kazınan gözlere. Evde karaladığım kağıtlarla anlam aramaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kork…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ustaya saygısızlığın bedelini ödetmeye geldim buraya. Öfkeliyim sana karşı. İçimdeki şiiri hor gördüğün için. Konuştuğum tek iyi adamı öldürdüğün için. Liseden beri aklımda olan gözler benimle beraber gelecek. Evde karaladığım kağıtları büyük ihtimal annem sobaya atacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoruldun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsin? Nesin? Bilmiyorum… Seni öldüreceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu babamın silahı. Maçlarda, düğünlerde havaya ateş eder bununla… Şimdi bunu kafana dayayacağım. Hiç kullanmadım ama zor olmasa gerek. Zaten işe yaramayan beynin patlayacak. Son kez yüzüne karşı gülümseyeyim. Seni aptal yerine koymak hoşuma gidiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, sözümü tutamadığım için silahı kendi kafama dayayacağım. Gözler, şiirler, okuyamadığım için içimde uhde olmuş kitaplar, hüzün, kızgınlık ve senin cesedine karşı gülümseyebildiğim için kıvançla dolmuş bir şekilde tetiği sıkacağım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1705313374994580326?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1705313374994580326/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/05/ustaya-saygisizlik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1705313374994580326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1705313374994580326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/05/ustaya-saygisizlik.html' title='USTAYA SAYGI/SIZLIK'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8790110897302690795</id><published>2010-05-24T22:30:00.000+03:00</published><updated>2010-05-24T22:31:38.335+03:00</updated><title type='text'>BİRİNİN KIZI OLDU</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;BİRİNİN KIZI OLDU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misafir odasında yedi tane kadın vardı, beşi oturuyordu. Üçü büyük koltukta, ikisi tekli koltuklardaydı. Ayakta duranlardan biri çay servisi yapıyordu. Diğeri elindeki tabaklara bakıyordu. Patates salatası, kısır, ıspanaklı börek, kurabiye ve kek. Dengesini kaybetmemek için dikkatlice sehpaların arasında süzülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonun sesi sekizinci can gibiydi odada. Çatalların ve bıçakların porselen tabaklara vuruşuyla çay kaşıklarının ahengi birleşiyordu. Pembe elbisesine çay dökülen kadının feryadıyla müzik kesildi. Çatallar, bıçaklar ve kaşıklar dindi. Sabunlu ve kuru bez getiren kadının arkasındaki tekli koltukta oturan kadın daha önceden çay servisi yapan  ayaktaki kadına baktı bir an. Sinsice gülümsediler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarının hangi okullara gittiklerini. Eşlerinin işlerini. Kaç para harcadıklarını. İndirimdeki ürünleri. Servis edilen kurabiyenin içinde ne olduğunu. Seslerini kısarak ve gülüşerek cinselliği. Hiç kaçırmadan seyrettikleri programların rezilliklerini. Kaynanalarını. Kaynanası ölenlerin şanslarını ve daha bir çok konuyu parfümlerinin yoğunlaştırdığı havanın huzurunda konuşuyorlardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakız çiğneyen laubali bir ağız gibi perdeyi şişiren pencereden gelen araba sesleri, cadde üzerindeki evin pahalılığını duyuran çığırtkanları anımsatıyordu. Bir kadın susuyor, diğeri başlıyor ve o da susunca bir diğeri başlıyordu konuşmaya. Sarı renkte olan duvarların bir dahaki bahara açık pembeye boyanmasını onaylayan cümlelerini sıralayan kadının üzerine kahve dökülmesiyle, konu şanssızlığa geldi. Birkaç saat önce pembe elbisesine çay dökülen kadın, sabunlu ve kuru bez getiren kadınla göz göze geldi. Sinsice gülümsediler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir toplantıda anlatıldığına göre üzerlerine çay ve kahve dökülen kadınların eşleri eskiden ortaklarmış. Kimin kimi dolandırdığı bilinmiyormuş ama ortaklık bozulduğundan beri sivri dedikodular alabildiğine artmış. En yakın arkadaşlarıyla katıldıkları toplantılarda, ikiye iki nefretlerini biliyorlar ve dantelli savaş meydanına gülümsemelerle kusuyorlarmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, yedi kadında oturuyordu. Kadınlardan birinin kahkahası bittiğinde herkes sustu. Televizyondan sızan göbek havası dışında kimsenin sesi çıkmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Birinin kızı oldu.” dedi kadınlardan biri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız çocuğu olan kadın hamilelik dönemini anlattı. Kaç tane doktor değiştirdiğini, yaşadığı sıkıntıları, kızının çok akıllı olduğunu ve eşinin aldığı doğum hediyesini…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının zili cennet bahçelerinden firar eden hınzır bir kanaryanın misafirliğe geldiğini müjdeler gibi çaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apartmanı temizleyen kadındı gelen. Aylığını topluyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniş ve ferah merdivenlere doğru dönüp, çelik kapının sesi apartmanı inlettiğinde başını önüne eğdi. Baş örtüsünü düzeltip elinde sıktığı paraya baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otuz beş yaşındaydı, hafif kamburluğu kahverengi elbisesinin sırtında kabarıyor ve kökleri kurumuş bir ağacı andırıyordu, apartmanı temizleyen kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dokuz yaşında görücü usulüyle evlenmişti. İlk çocuğu ölü doğmuş, o sırada kocasının kararıyla İstanbul’a gelmişlerdi. İş bulamamışlardı. Bir gecekonduda, rutubetli duvarların ortasında, kocasının küfürleri, komşuların yardımıyla doğurduğunu hatırladı apartmanı temizleyen kadın. Bebeğini koklayamadan elinden alınışını, kızının pembe yanaklarından süzülen kanın eşikteki yer bezinin üzerine damlayışını ve ağlayan bebeğin sarılı olduğu battaniyeyi boş getiren kocasının barut gibi hain bakışlarını; alt kattaki hanımın eski eşyalarını uzatırken üstüne basa basa: “Battaniye yenidir.” deyişinde tekrar gördü kadın. Artık acımıyordu yüreği ve nefreti alışkanlığa döndüğü için nefret değildi artık. Kocasını anlamış, fakirlik ve yoksulluk içinde o bebeğe bakamayacaklarına ikna olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşayıp yaşamadığını bilmediği kız çocuğu için dualar ediyordu merdivenleri inerken. Beş çocuğuna ömürler diliyordu. Kocasına dirlik ailesine bereket istiyordu. Apartmanın ışığı söndüğünde korkuluğa sarılmış sessizce ağlıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topuklu ayakkabılarıyla merdivenleri inen kadın, pembe elbisesinin üzerindeki lekeden dolayı aceleci ve tedirgin atıyordu adımlarını. Huzursuz olmuştu ve kendini kirli hissediyordu. Ağlayan kadının yanından hızlıca geçti. Acıdığını belirten yüz ifadesi birkaç saniye asılı kaldı suratında. Apartmandan çıktığında, kapının önündeki kalabalığın arasından sıyrıldı ve taksiye bindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caddenin karşısındaki sokağın köşesinde bir genç kız ağlıyordu. Birkaç saniyeliğine kalabalığa bakıyor ve tekrar başını çeviriyordu. Siyah pantolonu, siyah tişörtü ve yağlı saçlarıyla dikkat çekmemeye çalışıyordu. Sinmiş, korkmuş, reklam tabelasının gölgesini kendine kamuflaj yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kundağı kan içinde bulmuşlardı onu. Çocuk esirgeme yurdunda büyümüştü. Kalabalığın merakla baktığı torbanın içinde onun parçası vardı. Önce üst kademe memurlar, sonra orta, en son alt kademe memurlar… Hademe dayanmıştı en son kapısına, tuvalette sıkıştırmıştı. Çocuğun kimden olduğunu bilmiyordu. Yurttan kaçıp bir inşaatta doğurdu bebeğini. Kalabalığa bakarken utanıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gelin arabası durdu önünde genç kızın. Parlak, süslü arabanın içinde beyaz gelin. Kayboluyordu yavaş yavaş. Gölge yutuyordu bedenini. Karanlık oldu genç kız. Caddeden geçen biri bağırdı. Kalabalık, bayılan kızın etrafında toplandı. Gündem değişmişti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri temizlikçi sekiz kadın ve genç kız, akşam haberlerini seyrediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Konteynırda ölü bulunan bebeğin erken doğum sonucu dünyaya geldiği ve kız olduğunu belirten yetkililer…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri temizlikçi sekiz kadın aynı anda: “Yazık” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı anda kocaları kanalı değiştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç kız hastanenin kantininde bağırarak ağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8790110897302690795?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8790110897302690795/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/05/birinin-kizi-oldu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8790110897302690795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8790110897302690795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/05/birinin-kizi-oldu.html' title='BİRİNİN KIZI OLDU'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4380391510820607399</id><published>2010-05-14T00:45:00.004+03:00</published><updated>2011-03-28T18:41:42.464+03:00</updated><title type='text'>PIT</title><content type='html'>&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CUsers%5CErdem%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;PIT&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;Pıt pıt pıt!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;yağmur damlıyor damın birinden&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;ve alıyor beni…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;Pıt pıt pıt!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;yanağın yanağımda&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;bir damlanın üzerindeyiz&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;mavi ülkeleri dolaşıyoruz el ele&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;masalımız yağıyor gökten…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;Pıt pıt pıt!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;yağmur damlıyor damın birinden&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;ve getiriyor seni…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;Pıt pıt pıt!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;yanağım yanağında&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;denizin ortasındayız&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;aşk serpiyoruz her yere&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;sadece sen ve ben...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;Pıt pıt pıt!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;sihrin damlıyor gökyüzünden&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;ve göz göze geliyoruz&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;bakışlarımız dökülüyor okyanusa&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;biraz yeşil, biraz mavi…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;Pıt pıt pıt!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0.9pt 0.0001pt 17.6pt; text-indent: -9pt;"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4380391510820607399?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4380391510820607399/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/05/pit.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4380391510820607399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4380391510820607399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/05/pit.html' title='PIT'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2776659695702355644</id><published>2010-04-29T23:44:00.002+03:00</published><updated>2010-05-14T01:05:49.069+03:00</updated><title type='text'>ÜÇ HALİM</title><content type='html'>ÜÇ HALİM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşlukta serbesttim.&lt;br /&gt;Çocuktum.&lt;br /&gt;Güneş dağıtıyordu ruhumu&lt;br /&gt;Sıkıntıdan kaçan gülüştüm.&lt;br /&gt;Çocuktum.&lt;br /&gt;Şekilsizdim ama temizdim&lt;br /&gt;Çocuktum.&lt;br /&gt;Şehir ellerimde buharlaşıyordu&lt;br /&gt;Griye çalan maviydim&lt;br /&gt;Çocuktum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulunduğum kabın şeklini aldım.&lt;br /&gt;Gençtim artık.&lt;br /&gt;Müfredatı sızdırıyordum çatlaklardan&lt;br /&gt;Gülüşüm yoğunlaşıyordu takvimlerde&lt;br /&gt;Gençtim artık.&lt;br /&gt;Muslukların gözetiminde mahkumdum.&lt;br /&gt;Gençtim artık.&lt;br /&gt;Aşk çözündü içimde sonra&lt;br /&gt;Çocukluğum boğuluyordu &lt;br /&gt;Gençtim artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sert ve soğuğum şimdilerde&lt;br /&gt;Neyim bilmiyorum.&lt;br /&gt;Bahar dövüyor çeperlerimi&lt;br /&gt;Kırıldı kırılacak gözlerim.&lt;br /&gt;Neyim bilmiyorum.&lt;br /&gt;Hücrelerim iç içe, şeklim maskelerden&lt;br /&gt;Neyim bilmiyorum.&lt;br /&gt;Yazarken bu şiiri sessizce&lt;br /&gt;Elbet eriyecek tesirsiz sözlerim&lt;br /&gt;Neyim bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2776659695702355644?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2776659695702355644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/uc-halim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2776659695702355644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2776659695702355644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/uc-halim.html' title='ÜÇ HALİM'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-234794963191763429</id><published>2010-04-23T18:15:00.003+03:00</published><updated>2011-03-28T18:42:12.542+03:00</updated><title type='text'>HİKAYENİN İÇİNDE</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;HİKAYENİN İÇİNDE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstiklal Caddesinden tünele, yokuş aşağı; Galata kulesinin önünden Karaköy’e ve oradan iskeleye yürüyorum. Öğlen olmasına rağmen hava kapalı. Yağmur, ha yağdı ha yağacak. Ellerim montumun cebimde. Rüzgarın gözlüklerime vurduğu tuzlu su, vapurun görüntüsünü buğulaştırıyor. Köprü titriyor. İnsanlar; çatıya doğru seslenip anlatmaya çalıştığımız televizyon zamanlarındaki gibi flulaşıyorlar. Sesim çıkmıyor. İstanbul toz duman, zaman; önce asfaltları kazıyor, sonra denizin mücevherlerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olan oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimi çıkarıyorum monttan. Önümdeki adama bakıyorum. Arkamda Karaköy. Önümde adam. Onun önünde deniz. Denizin önünde Sarayburnu. Mutlaka bir yerlerde yalnızlık. Yalnızlığın içinde Sait Faik. Tabi ki Sait Faik’in içindeki yalnızlık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman ve mekan değişikliğinin, sisin, karıncaların, siyah-beyaz resimlerin ve İstanbul’un içinden; duygular, düşünceler, ve olaylar sundu bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simitçiye, balık tutan adama ve bana. Arkasını dönüp elindeki kağıdı uzattığında ben hiç üstüme alınmadım. Simitçi de aldırmadı. Balık tutan adam bakmadı bile. Seslendi usulca. Duymak değildi anımsadığım, sanki cümleleri dürttü omzumdan. Kağıdı aldım elinden. Kurşun kalemle yazılmış birkaç cümle. Cümlelerin anlattıklarında; İstanbul sokakları, adalar, meyhaneler, serseriler, balıklar, kadınlar, çocuklar, aşklar, çiçekler, tembellik, kalem, kağıt, şiir, hikayeler ve yürümek… Rüzgarın dolaştırdıkları cabası. Bir hortum gibi asabi değil, dev dalgalar gibi tedirgin de değil, yeri yarıp içine alan deprem hiç değil… Gözlerimin kağıda değişi yazıyordu kağıtta. Benim hikayemi anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar değişti ve değişecek, dahi değişiyoruz. Adamın yazdıkları önce gözlerimle, sonra kaybolmak istemeyen ancak yolları tekrara düşen hikayemle bütünleşti. Kanımda kırmızı, nefesimdeki ferahlıktı. Çünkü gerçekti… Çekti aldı biri kağıdı. Kafamı çevirip baktım, simitçi. Ağzımı açacaktım adam hareketlendi. Rüzgar sızdı ağzıma, hiçbir söz çıkamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürümeye başladığında ben de arkasından gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simitçi elimden aldığı kağıdın yarısıyla simit sardı. Diğer yarısını balık tutan adama uzattı solucanları koymak için. Bedenim hikayeye doğru gözlerim arkada, taşa takıldım ben de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az ileride bir banka oturdu. Ben de dizime kadar gelen, arkasındaki taşa tünedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyrettim. Şehrin içini gördüğü belliydi. Gözlerimi kısıp gördüğünü kestirmeye çalıştım. Olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun içine düştüğü hiçliğin ilk doğum sancılarından filizlenen hikayeler sundu bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bize…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafımda dolaşan köpeğe, daireden çıkıp denize karşı sigara içen memura ve bana. Dolu dolu selamlaşmalar, arkadaşlıklar, pürüzsüz yalnızlıklar, ağaçlar, güzel kokular, sesler, umutla dolaşan aylak adamlar, umutsuzluğa düşmüş aylak adamlar ama en çok da şehirle mayalanan insanlar vardı, bıçağıyla yonttuğu  kurşun kalemin serinlettiği kağıdın üzerinde… Beni bir yerden gözü ısırıyormuş gibi süzdü. Kağıdı çekercesine aldım elimden. Örümcekli düşüncelere kaydı algım. Büyüler, muskalar, cinler, periler… Önemsemedi aceleciliğimi ve anlam veremediğini sezdiğim tedirginliğimi. Kağıda baktım uzun uzun… Efsanelerin çürüdüğü şehrin dönüşümüne tanıklık ediyordu hikayesi. Herkes, her şey yeniden doğuyordu orada. Büyüyordu. Elinden tutuyordu adam, hikayelerin. Parklar, sokaklar, oyunlar… Hikayelerinin arkasından ağlıyordu. Beyoğlu’nda yürüyordu hikayeleri. Şakalar yapıyordu. Aşık oluyordu. Köpeğin ayağımı koklamasıyla irkildim. Memur da gitmişti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam, baya ilerlemiş, yürümeye devam ediyordu. Hızlıca kalktım yerimden. Birkaç adım kala, “Hişt hişt” dedim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayboldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dijital seslerin gölgesi vurdu İstanbul’a. İskeleye yanaşan vapurun dalgaları götürdü eski zamanları. Mazot kokusuna kilitlenmiş deniz kokusu burnumu uyarınca kendime geldim. Şaşkınlıktan açılan ağzımı kapattım. Elimde sıktığım kağıda baktım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikayesi; adalara koşan vapurda, önümde, arkamda, sağımda, solumda… Adamın ciğerlerini ziyaret eden ihtiyar İstanbul rüzgarında… Hikayesi; içimde, dışımda ve acemi kalemimde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimi cebime soktum. Islık çalarak yürüdüm. Nereye doğru yürüdüğümü anımsamıyorum. Ama hala yürüyorum. Hikayelerinin arkasından, yolda hikayeme rastlarım diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-234794963191763429?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/234794963191763429/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/hikayenin-icinde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/234794963191763429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/234794963191763429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/hikayenin-icinde.html' title='HİKAYENİN İÇİNDE'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6625616174867189699</id><published>2010-04-15T00:51:00.002+03:00</published><updated>2011-03-28T18:42:28.270+03:00</updated><title type='text'>KENDİME BAKARKEN</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;KENDİME BAKARKEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Öz yaşamım üstüne bir şeyler yazmamı istiyorsunuz, oysa bu beni oldum olası sıkıntıya sokmuş bir iştir.” Italo Calvino böyle demiş. Kim katılmaz ki böyle bir cümleye. Ellerimiz titrer, yüzümüz kızarır, kekeleriz. Bir veya bir çok insanın karşısında konuşmak bir yana, aynadan daha gizemli ve sanki canımızı alacakmış gibi gerçekleri yansıtan beyaz bir kağıdın karşısında öz yaşamımızla haşır neşir olmak başlı başına zor bir iştir. Bütün sırlarımızı bilen, saçmalıklarımızı hınzırca gülerek anımsatan, hatalarımızı yüzümüze vuran, aşklarımızı, utanmalarımızı, kızgınlıklarımızı ve belki en önemlisi nazar değmemesi için sakladığımız bencil mutluluklarımızı unutmayan, yaşadığım mekanı sünger gibi içinde taşıyan, tarihi çocukluk elleriyle sayan; bu sözler. Bu kelimeleri yazan ve kaçamadığım bu gözler. Benim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kısaca benim hikayem…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un kitaplara konu olmayan ve masalları anımsatmayan sıralı apartmanların hiçliğinde doğdum. Ne; filmlere konu olan aile gibi komşular vardı. Ne de; sıcak paylaşımların peygamber yansıması. Sonradan öğrendiğime göre; yeni dünya düzeninin tam ortasına doğmuşum. Bin dokuz yüz seksen altı, Mayıs yirmi dokuz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar yıkıldıktan sonra, tozlarından kirlenen araba camlarına “beni yıka” yazan küçük işaret parmağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra çocukluk zamanlarım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın marangoz dükkanına gidip talaşların arasında oynardım. Makedonya doğumlu babam. Akıllı, deli dolu, inatçı tipik Balkan insanı. Matematiğe yeteneği varmış. Marangoz çırağı olarak işe başlamış. Futbol oynamış bir süre. Marangozluğa devam etmiş. Bana en güzel şeyi öğretti belki de, öğrenmeyi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğum sıradan geçti. Sessiz, sakin ve anımsayamadığım bir çocukluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lise yıllarına geldiğim de ise, sakinliğin içinde yeniden oluşan benliğim heykelin çeperlerini çatlatıp içinden fırlayacak gibiydi… Sınıfın birincisi değildim ve sonuncusu da. Ben doğduğumdan beri hep ortadaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’nun ortasında üniversiteye başladığım zaman artık tek başınaydım. Küçük, yaban ve itici kasaba vari bir şehir. Derslerle, okumakla, sayılarla ve mantıkla hiç sorunum olmadı. Yanlış bir mühendistim ama okulu birinci bitirdim. Jeoloji mühendisi oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatın sayesinde artık yalnızlığımın bir anlamı vardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduklarım ve gördüklerim beni zorlamaya başladı. Yazmaya başladım. Dünyaya sataşıyordum. Tüneller, barajlar ve deprem büyüleyiciydi ama yazmanın karşısında şansları yoktu. Araç ve amaç denklemini kurdum. İş ve işler araç, yazmak  yaşamımın amacı olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra iş hayatı ve askerlik ve sonra tekrar iş… Ama her zaman okumanın önderliğinde yazmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde yazıyorum. Hayallerimi düşleyip, soyutluğu yazıya çevirecek simyacıyı içimden çağırıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılar ve sevgiler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: www.cekirgeyazi.com için yazılmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6625616174867189699?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6625616174867189699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/kendime-bakarken.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6625616174867189699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6625616174867189699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/kendime-bakarken.html' title='KENDİME BAKARKEN'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7805668841395634820</id><published>2010-04-15T00:49:00.002+03:00</published><updated>2011-03-28T18:42:47.882+03:00</updated><title type='text'>KISACA BEN</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;KISACA BEN…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un arka tarafında; yeni doğmuş bir bebek gibi kanlı ve çarpık sokaklarıyla haykıran, masalsız bir ilçede doğdum. Yeni dünya düzeni için gömlekler sıvanmış ve geleceğimin kalıplarına çiviler çakılıyormuş ben doğduğum zaman. Hatta mehter marşı çalınıyormuş dışarıda ve temsili yeniçeriler surlara tırmanıyormuş. Kısacası; yirmi dokuz Mayıs, bin dokuz yüz seksen altıda biraz da radyoaktivitenin ortasına, cinsiyetim belli olmadan konulan ceninlikten gelen “Erdem” adıyla dünyaya gelmişim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğum sıradan ve gereğinden fazla sakin geçti. Evin bir köşesinde oyuncaklarıyla oynayan, fazla dışarı çıkmayan, düşmeyen, koşmayan, yaramazlık yapmayan bir çocuktum. Babam marangozdu ve atölyesine gittiğimde evde yaptığım şeylerin sadece fiziki hali değişiyordu. Dükkanın bir köşesinde tahtalardan hayaller kuruyordum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul hayatında hep başarılıydım. Çok değil ama başarılı. Hiç düşmeyen ve hiç tavan yapmayan notlar alıyordum. Fark edilmemesi imkansız bir durağanlığın içinde ilk gençlik yıllarım geçti. Cibali Lisesinin sayısal bölümünde okudum. Rakamlarla aram hep iyiydi ama susmak ve efendilik örtüsünün altındaki anlatma isteği ilk o yıllarda filizlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’nun ortasındaki taşra üniversitesine gittiğim zaman kitaplara daha çok vakit ayıracağımı biliyordum. Niğde Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü birinci olarak bitirdim. İlk defa birinci olmuştum ve bu unvanı alırken bunun bir önemi olmadığını, yazının verdiği heyecanın hayatımda daha kalıcı olacağını düşünüyordum. Depremler, tüneller, barajlar… ilgi çekiciydi ancak yazmanın karşısında şansları yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşe girip çalışmaya başladığım da kafamdaki düşünce netleşmişti. Hayatımı devam ettirmek için araçlarım olacaktı ama asıl amacım; okumak, yazmak, anlatmak ve anlamaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: www.cekirgeyazi.com için yazılmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7805668841395634820?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7805668841395634820/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/kisaca-ben.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7805668841395634820'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7805668841395634820'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/kisaca-ben.html' title='KISACA BEN'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2332994209946116262</id><published>2010-04-15T00:42:00.002+03:00</published><updated>2011-03-28T18:43:23.608+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;YAZMAK, ON NEDEN VE BEN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi bildim bileli sakinim. Dingin, efendi ve soğukkanlı… Belki istediğim için, belki de istedikleri için, isyanımı filtrelerden geçirdim. Gördüklerimi, duyduklarımı, hissettiklerimi ve hayata dair gözlediklerimi, çevremde olup bitenleri, olmayıp bitenleri, olup bitmeyenleri, bittikten sonra çabucak unutulanları sertçe anlatmak için. Sadece yazarken ses çıkarabildiğim için, yazıyorum… BİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maskelerin arkasındakini görmek için… Önce kendimden başlayarak; yalanları, riyaları, masum olmayan oyunları, görmezden gelmeleri, zaman ve mekana göre değişen yüzleri, unutulan özleri anlamak için yazıyorum. İKİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun oluştuğu dengesizlikler dengesinde acı çektiğim için yazıyorum. ÜÇ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduklarım, seyrettiklerim, baktıklarım, dinlediklerim çoğaldıkça hem paylaşmak hem birikimin verdiği “bilmek acı verir” i hafifletmek için yazıyorum. DÖRT.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’a dokunabilmek için yazıyorum. Maviden siyaha dönen ilçeler haritasında, şehzade çığlıklarına karışan tramvay düdüklerini duymak için… Otobanlara düşen gök delen gölgelerindeki açlığı görmek, şehrin sokaklarından sızan aşkı toplamak için… İstanbul’u yazabilmek için. Yazıyorum çünkü, İstanbul’u seviyorum… BEŞ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıradanlığın içindeki hikayelerin her şeyi anlatacağına inandığım için yazıyorum. Birkaç kelime ile günü bitiren insanların arasında söz olmak için. Zıtlıklarını aba altından göstermek için. Şehrin arka tarafında olup bitenleri öğrenmek ve anlatabilmek için. Televizyona inanmadığım için en çok da… ALTI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumak ve yazmak fiillerini duyduğum zaman gözlerimin parladığını söylediklerinde kalbimin hızlanışının  gözlerimi ateşle beslediğini anladığım için yazıyorum. YEDİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olduğumu bir tek yazarak anlatabildiğim için yazıyorum. Aşık olmak için. Aşık etmek için, ilk gençlikten gelen alışkanlıkla… Mutlu etmek ve mutlu olmak için yazıyorum. SEKİZ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimi kazıyıp ortaya çıkarmak için yazıyorum. Felsefeyle içli dışlı olup alt üst olmak için… Kendimi tanımak, korkularımı ortaya çıkarmak, egolarımı dizginlemek, sormak ve cevap aramak için yazıyorum. DOKUZ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal ettiğim masallara kavuşabilmek için yazıyorum. Bu şehrin, bu toprakların ve değişen insanların masalını bulabilmek için. Apartmanları değirmen olarak gördüğüm için. Cebimizde deli dumrulu taşıdığımız için. Böyle gitmeze inandığım ve umutsuzluğa düştüğümde kaleme sarılmak için yazıyorum. ON.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzlerce nedenim var yazmak için. Rastgele vurdu mu biri veya birkaçı kıyılarıma maviden çıktıklarını bildiğim için yazıyorum… ON BUÇUK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: www.cekirgeyazi.com için yazılmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2332994209946116262?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2332994209946116262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/yazmak-on-neden-ve-ben-kendimi-bildim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2332994209946116262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2332994209946116262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/yazmak-on-neden-ve-ben-kendimi-bildim.html' title=''/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6454599315974876931</id><published>2010-04-13T01:00:00.002+03:00</published><updated>2010-04-13T01:06:46.688+03:00</updated><title type='text'>LÜZUMLU ADAM</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S8OZY4A_RkI/AAAAAAAAAEw/TFj72AfLlqk/s1600/fc293af50cf7a5139840d12d06299232.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S8OZY4A_RkI/AAAAAAAAAEw/TFj72AfLlqk/s320/fc293af50cf7a5139840d12d06299232.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5459375825935615554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;LÜZUMLU ADAM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediyenin alt üst ettiği kaldırım taşlarının arasından geçerek yokuşu iniyordun. Yanından geçen arabalar toz bulutları yaratıyordu ve güneş; kimsenin önemsemediği ışık oyunlarını boş koltuklara sahneliyordu. Sen fark ettin sadece; etrafı asfaltla kuşatılan incir ağacının yapraklarındaki gri toz tabakasını ve batan güneşin sunduğu turuncu tayfın toz bulutunun içinden yaprağa konuşunu. O civardaki tek yeşil canlıydı incir ağacı, saksılardaki umut çiçekleri dışında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri sertçe koluna vurdu. Afalladın. Mutlu olmak üzereyken hevesin kursağında kalmış gibi hissettin. Yüzün düştü. Bir an için, arkanı dönüp bağırmak istedin. Küfür etmek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülümseyerek döndün arkana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuştunuz, gülüştünüz. Çocukluğundan beri tanıyordun. Her şey birinci sınıfın sonunda değişmişti. Okula başlamadan önceki yaz boyunca arkadaşlığınız doruk noktasına ulaşmıştı. Misket oynuyordunuz. Bütün misketlerini yutuyordu. Hile yapmıyordu. Küçücük parmaklarını bir silahın horozu gibi geriyor ve sıralı misketleri dört bir yana dağıtıyordu. Hiçbir burukluk hissetmiyordun misketlerini verirken. Hayranlığını belli etmek için gülüyordun bile. O ceplerini dolduruyordu… İş bulamadığını anlatıyordu şimdi de, elleri ceplerinde omuzları öne doğru eğik. Çok iyi top oynuyordu. Sen her karşısına geçtiğinde hınzırca gülüyor ve topu beşliğinden yuvarlıyordu. Hayretle bakıyordun bilek hareketlerine. Seviyordun onu… Kredi kartı borcu birikmiş. Babası bir yandan, annesi bir yandan sıkıştırıyorlarmış. Okul başladı sonra. Mavi önlüklerinizin üstüne aynı model Atatürklü yakayı taktınız. Senin silgin yeşil ve kokusuz, onun ki mavi ve kokuluydu. Okul bahçesinde de imrenerek seyrediyordun diğer çocukları her oyunda alt edişini… Kavgaya karışmış geçen gece. Demir çubuklar, zincirler, bıçaklar. Paçayı iyi kurtardığını anlatıyordu. Gözlerini heyecanla açtığını görünce, sonradan palavra olduğunu anlayacağın macera dolu ayrıntılara daldı… “Okuyamıyor” diyordu öğretmen. “Başka okula gönderin” diye ekliyordu. Kimse ikna edemedi ilk okul öğretmenini, sen kış sonunda kırmızı kurdeleyi takıp gururla dolaşırken , onu sınıfta bıraktılar. O günden sonra soğudu okul hayatından. Ne güzel uçurtma yapardı… Sıkılır gibi salındın hafifçe. Anladı. Anlayışlı çocuktu. Halı saha maçı için adam lazımmış. Oynar mıymışsın? Kabul ettin, ertesi akşam için sözleştiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağın köşesini döndüğünde karşı evin önündeki kalabalığı gördün. Fark edilmeden geçip gitmek isterdin. Kimseyle konuşmadan, selamlaşmadan. Karşı apartmanın bodrum katında yaşayan yaşlı amca ölmüş… İyiydin. İşler de iyiydi. Askerliği de yapmıştın. Baban nasıldı? O da iyiydi. Görünmüyordun ortalarda. Yoğunluktan dolayı mı? Cenaze yarındı. Mutlaka gitmeliydin. Dedenin en yakın arkadaşıydı…. Selam söylemeliydin. Berberin oğlu işten çıkmış, aklında bulunmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıdık kalabalığın içinden çıktığında bütün düşüncelerin intihar etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahallenin diğer gençleri gibi lüzumsuz işlerle uğraşmadığın için taktir görüyordun. Sahte, saçma, anlamsız ve tarumar olmuş toplum hayatının yansıdığı bu sokaklara özgü gururu sırtına yükleyen ihtiyarlardan nefret ederek merdivenleri çıkıyordun. Ayağına çarpan patatesi ve ağzı merdivene doğru devrilmiş patates çuvalını gördüğünde şaşırmadın. Samimiyetsizce gülen kadının anlaşılmaz şivesi kulaklarına dolarken yuvarlanan patatesleri yakaladın. Beş yıl önce Orta Anadolu’nun başkentle temas etmeyen bir ilinden gelmişlerdi. Köydeki gibi yaşıyorlardı. Köydeki gibi konuşuyorlardı. Köydeki gibi dinliyorlardı. Özensiz hareketlerin arkasındaki saflık gözlerini parlatan kurnazlıkla yer değiştirmişti. Yorgun olmasan anlamaya çalışırdın. Üzerine düşünürdün. Acımazdın incitmemek için ve gülümserdin. Başından savar gibi geveledin ve merdivenleri çıkmaya karar verdin. Burnunun büyük olduğunu düşünüyordu, onları küçük gördüğünü düşünüyordu, gözlerini kısmış arkandan bakıyordu, biliyordun. İş bulamayan çocukları aylak aylak dolaşırken, sen işten dönüyordun. Seni kıskanıyordu. Ölmeni istiyordu belki de. Anadolu insanı coşkun ırmaklara benzerdi. Masalların kötü cini sen. Mezarlıkta dirilen kafir sen. Fazla faiz isteyen tefeci sen. Mahsulün üstüne vuran dolu sen. Hayvanları hasta eden sen. Çocuklarının iş bulamamasındaki en büyük sorumlu sen… Öyle bir bakıyordu ki arkandan, bakışları sırtını tırmalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rengi kaçmış duvarların arasına sığınan çelik kapı açılır açılmaz eve girdin. Annen kalabalığı sordu. Cevap verdin. Annen karnın aç mı diye sordu. Cevap verdin. Annen gününün nasıl geçtiğini sordu. Duymazdan geldin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bombaların, mermilerin, kemiklerin uçuştuğu savaş meydanından kurtulmuş gibi uzandın. Sesler çarpıyordu pencereye, akşam olmuştu. Uyudun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine geldiğinde sokağın köşesini dönüyordun. Bütün gece uyumuş muydun? Sabah nasıl kalkmıştın? Hiçbir fikrin yoktu. Zamanın sıradanlaştığı hayatların süpürülmüş kapı önlerinden geçerken anımsadın uyandığını ama hala fark edemedin yaşayıp yaşamadığını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes aynı yerinde oturuyordu. Herkes aynı yerde ayakta duruyordu. Otobüsün en arkasına geçip, cam kenarına oturdun. Sabah serinliğiyle gelen titreme camdan sızan güneşle dalaştı önce. Isınmaya başladın ve sonra bunaldın. Sağa sola kıvranırken, onu gördün. Yine güzeldi. Yine uykuluydu. Yine kalbin hızlandı. Seni o halde görmemesi için bakışlarını kaçırdın. İki durak sonra indi. Lüzumsuz hayallere daldın. Güneş yarım saat boyunca üstüne vurdu. Aşkın, bakışların, düşüncelerin mayışıyordu ki herkes indi. Sen de arkalarından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmezdin iş yerinde. Ne lazımsa onu yapardın. Kaytarmazdın, sevilirdin. Evrakları dosyalar halinde koyarlardı önüne. Ağız dolusu övgü işlerlerdi yüreğine. İnanmak isteyeceğin kadar gülümserlerdi hem de. Aldırmazdın. Aldırmadığını gördüklerinde bozulmazlardı. Gülmeye devam ederlerdi ve sen, haklı olmanın verdiği kıvançla dosyaları daha bir hızlı işlerdin. Amaçlarına ulaştıklarını anlardın, seni daha bir şevkle çalıştırmak için dalavereli duygusal durumlar kullandıklarını düşünürdün. Yavaşlardı ellerin. Bir gülme sesi seni aynı döngüye sokardı. Farkında olmanın işe yaramadığını, eylem olmadığını, durağanlığının içinde hayallerinin boğulduğunu düşünerek akşamı ederdin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse aynı yerinde oturmuyordu. Herkes farklı köşelerde ayakta duruyordu. Hatta her akşamkinden daha fazla yabancı yolcu vardı. Böyle akşamlar başını cama dayayıp uyukluyordun. İğne atsan yere düşmez kalabalığın içinde onu göremeyeceğine göre ne gerek vardı boş boş bakınmaya? O gün aklına geldi. Kalabalığın içinden sıyrılıp yanı başına gelmişti de avuçlarını alev gözlerini bakışları basmıştı. İki durak boyunca; kız isteme töreni, evlenmek, erkek çocuk ve emeklilik hayallerini koyu kahverengi saçlarına bakarak kurmuştun. Sonra inmişti. Şimdi de herkes indi. Sen de arkalarından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediyenin alt üst ettiği kaldırım taşlarının arasından geçerek yokuşu indin. Güneş bulutların arkasından sıyrılıp incir ağacının tozlu yapraklarına çarparken, sen halı saha maçı için ayakkabılarını temizliyordun. Biri sertçe koluna vurdu. Şaşırmadın. Gülümseyerek arkanı döndün. Neden cenazeye gitmemiştin? İzin mi alamamıştın? Ayıp olmuştu. O da dedenin arkadaşıydı. O ölünce de gitmezdin. Sitem etmekte haklıydı. Bakışlarını devirdin. Gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar ağır adımlarla giderken arkadaşın yanına gelip, güldü. Aşağı caddedeki sahada yapacaktınız maçı. Seni önce savunma için düşünmüşler. Arka sokaktaki tornacının kardeşi amatör ligde oynuyormuş. Onu da alınca kadroya, seni kaleci yapmışlar. Kalecilik de önemliymiş. Moralin bozulmadı. Umursamadın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorgun değildin. Terli değildin. Maç nasıl geçti diye sordu annen. İyi dedin. Kaç kaç diye soru baban. Yenildik dedin. Eski futbolculuk hikayelerinden birine başlarken pencereyi açtın. Arkadan gelen; heyecanlı, öğütlü ve sıradanlığı bozduğuna inanılan sesin gölgesinde dışarıya baktın. Kimse yoktu. Tıkırtılar geldi kulağına. Aşağıya eğildin. Komşu kadın sofra bezini silkeliyordu. Yukarı doğru baktı, vazgeçti. Bakışları yüzünü tırmaladı. Egzoz ve tozun eşlik ettiği bozkırın lanetini hissettin. Pencereyi kapattın. Uzandın. Neyin nasıl olduğunu düşünmeden uyudun. Lüzumlu adamdın. Huzurla doldun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6454599315974876931?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6454599315974876931/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/luzumlu-adam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6454599315974876931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6454599315974876931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/04/luzumlu-adam.html' title='LÜZUMLU ADAM'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S8OZY4A_RkI/AAAAAAAAAEw/TFj72AfLlqk/s72-c/fc293af50cf7a5139840d12d06299232.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4784562809366506303</id><published>2010-03-30T00:20:00.008+03:00</published><updated>2010-03-30T00:30:55.817+03:00</updated><title type='text'>SÜRGÜN VE KRALLIK - ALBERT CAMUS</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S7Ebn4cDURI/AAAAAAAAAEE/6yiCc5PvxPQ/s1600/975510450Xzbqzq4.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 200px; height: 312px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S7Ebn4cDURI/AAAAAAAAAEE/6yiCc5PvxPQ/s320/975510450Xzbqzq4.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5454170995701272850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;SÜRGÜN VE KRALLIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALBERT CAMUS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben dilimin sınırlarında nöbet beklerim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğu ve gençliği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın en güçlü yazarlarından olan Albert Camus 1913’te Cezayir’in Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası bir Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Stalinist komünizme yakınlığından kaynaklanan Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'de "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. Daha henüz "Sahte Savaş" olarak adlandırılan II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söylencesi"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terkedip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat kariyeri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'e karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaştan sonra, Sartre ve de Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. Bu kitap, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus, 1950ler'de kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insandışı bir sertlik kullanan Sovyet metodlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, İdam cezasına karşı savaşını sürdürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükümetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel ödülünü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçma (Absürdizm)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların anlam arama çabalarına ışık tutan Albert Camus; ölüm, aile, arkadaşlık, yalnızlık, mutluluk, tanrı, umut, umutsuzluk, gerçekler, yalanlar, aşk ve hayatın damarlarında dolaşan uyumsuzluğu gözler önüne sermiştir. Hayatın anlamsız ve saçma olduğunu ancak ölümünde bu tanımın içine girdiğini ve asıl isyanın absürde başkaldırmak olduğunu söyler Albert Camus.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ben umutsuzluğu ve bu dertli dünyayı kabul etmeyerek, insanların birleşmesini ve kötü yazgılarına karşı savaşmalarını istiyordum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisifos Söyleni’nin de açıkladığı felsefesini roman ve hikayelerinde bizleri hayatın içine çekerek içimize işler. Hiçliğin içinde insanlar neden yaşar? Hep kendimize sorduğumuz sorulara cevap vermek ister Camus. Otobüs yolculuklarımız sırasında camdan baktığımızda yüreğimizin ağrıdığı zamanlar aklımızdan geçen o çarpıcı sorunun cevabını buluruz. Bu insanlar burada nasıl yaşıyor? Ya da neden yaşıyor? İnsanlar bir yerden bir yere neden gidiyorlar? Bizler de birilerinin gözünde aynı soruların öznesi oluruz ve kimse cevabını bilmediği bu sorunun üzerine gidemez. Mekanlarıyla bütünleşmiştir insanlar. Camus’ün cümlelerinin arasında Cezayir’in çöllerinden bu pencere önümüze açılır. Doğan, büyüyen, yaşayan ve hayatlarındaki olayların saçmalığı içinde, anlamsızlığın içinde aklımızın derinliklerinde aydınlanan noktalardan hayata bu pencereden bakarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancı’nın kahramanına kendi ahlak görüşümüzün içinde kızarız ve kınarız. Romandaki hakimlerde aynı şeyi yapıyor zaten. Ama içten içe hak veririz. Geleneklerin sıkıştırdığı dünyanın saçmalığını görürüz ve kendimizden gizli bir şekilde hak veririz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaşama umutsuzluğu yoksa yaşama aşkı da yoktur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın girdapları veya sisli durgunluğu içinde ölüme rağmen insanın hayata tutunması gerektiğini anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camus’ün gösterdiği yaşamların içinden bazen ders, bazen bilgi, bazen anlam, bazense anlamsızlığı çıkarıp kalbimizin hızlandığı zamanlar da; yaşadığımız oda, ev, sokak, şehir, ülke, dünya ve evren düşüncelerimizde farklı suretlere bürünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÜRGÜN VE KRALLIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-ALDATAN KADIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocasının yanında kendini yalnız hisseden, öncelikle kocasına sonra bütün dünyaya yabancılaşan ve aşkı, bağlılığı ve mekanı sorgulayan Janine, çöl fırtınasının içinde yol alan bir otobüste çıkıyor karşımıza. Janine’nin kocası bir tüccar. İşleri kötü gittiği için köylere geziye çıkmak zorunda kalıyor ve karısını da yanında götürüyor. Çöl sıcağı ve Arapların ortamla oluşturduğu bütünlük kendisini daha da yalnız hissetmesine yol açıyor kadının. Betimlemelerin yüzünüze sıcak rüzgarlar vurduğunu hissederken, kadının genç bir subayla bakışması, kadınlık duygularının okşanması evliliği sorgulayan cümleler sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüsün durması ve bir çöl kasabasında otele yerleşmeleriyle birlikte yorgunluğun kadının zihnini karıştırması, kocasından saniye saniye uzaklaşması, gözlerinin subayı araması bir isyanın hazırlıkları gibi algılanıyor. Kocasının kendisini sevmediğine, kendisi olmayandan korktuğuna karar veriyor Janine.&lt;br /&gt;Öykünün sonlarına doğru: “Karanlıkların aşkından başka aşk yok mudur? Gün ortasında haykıracak bir aşk” feryadıyla, kocasının yanında olmaktan duyduğu iç bunaltıcı sıkıntı sonucu çöle hakim manzaralı kaleye doğru kaçışı ve kalede yaşadıklarıyla belki de fantastik bir sonla karşı karşıya kalıyoruz. Janine kocasını geceyle aldatıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-DÖNME YA DA KARIŞIK BİR KAFA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dili kesilmiş, işkence görmüş ve inancını sorgularken; sıcak, zaaflar, geçmiş sorular düşüncelerine üşüşen bir papazın iç konuşmalarıyla başlıyor öykü. İnançlarını değiştirmek için geldiği köyde yaşadıkları, köylülerin totemler karşısında ibadetleri ve yavaş yavaş onlara alışması hemen akabinde onlara katılması acıların üst üste binerek nasıl yıkımlar yaratabileceğini gösteriyor. Papaz okulundan kaçarak bu köye iyiliği ve doğruyu yayacağı inancı tamamen alt üst olmuş bir şekilde yerlilerin kötü olduğunu ama dünyanın da zaten kötü bir yer olduğunu ve en başta iyilik saflarında olmanın saçma olduğunu kayaların arasında yattığı yerden, belki iç kavgasıyla, dilsiz bir şekilde bağırarak anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötülük kavramının tasvirleri içinde bir başka misyoneri beklediğini öğrendiğimiz papaz. Onu vurmak için pusuya yattığını, ancak bunun sebebinin onu korumak değil, artık değiştirdiği safında yeni dininin zarar göreceğine inanmasından geldiğini anlıyoruz. Fanatik bir putperest olarak; Avrupa’ya, mantığa ve onura küfürler yağdırırken aklımız öykünün başlığına kayıyor. Dönme ya da karışık bir kafa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-DİLSİZLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakin yaşamların isyan ederken bile susma yöntemini seçtiği ve gururdan mı, yenilmişlikten mi, kızgınlıktan mı ya da hepsi birde mi? bilinmez, başarısız bir grev sonucunda patronlarına karşı gösterdikleri tepkiyi anlatan öykü de; patronun hasta çocuğuyla çaresizlikler eşitlenmeye çalışılmış gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“El emeği üzerine söylevler çekenler neden söz ettiklerini bilmezler.” diyen yazar, küçük fabrikanın içini ve işçileri kafalarımızda canlandırmamız sağlıyor. Patronun değişen teknoloji karşısında zor durumda kalışı, fabrikadaki grev, başarısızlık ve ölümüne susmak yine çöl ikliminin hakim olduğu iklimde insanların mekanlarla bütünleşen kaderciliklerine vurgu yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eninde sonunda hayatın akacağını ve önünde engel koyarken acemice davranışlardan sonra bu akışa katılacağı öykünün sonunda vurgulanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-KONUK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayla öğretmeni Daru tek başına kaldığı okulda mevsimi, toprağı, alışmayı ve hiçliğin içinde gözlerden uzak yaşadığı huzuru yaşarken, yanında Arap bir mahkumla çıkagelen jandarma; hayatın garip bir şekilde sorumluluk yükleyen mekanizmaları olduğunu ve toplumun içinde geçmişte bırakılan izlerin insanın karşısına ne zaman çıkacağının belli olmadığını anımsatıyor. Jandarmanın verdiği görev ile birlikte güven duygusu, vicdan, hümanizm ve sonradan; güvensizlik, boş verme sonun da ise alışkanlıklardan vazgeçememenin verdiği hisle hümanizmin aslında hümanizm olmadığı hayatını akışına bırakarak mahkumu bırakması, saçma ve amacın aranmasından vazgeçilmiş hayatların yaşam biçimlerini koruma isteğini anlatıyor. Yazarın diliyle Daru: Hem kendisine bu Arap’ı yollayan kendi yurttaşlarına hem de öldürmeyi göze almış ve kaçmayı becerememiş olan bu adama lanet ediyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5-JONAS YA DA RESİM YAPAN RESSAM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jonas; insanlara ve yaşamın alışılmış durumlarına iyi niyetli bir gülümsemeyle bakıyor, bu gülümseme kendisini onların kaygısını yüklenmekten koruyordu. Yazarın tanımıyla Jonas hayata karşı şansının hep yanında olacağına inanan biridir. Babasının yayınevinde çalışmaya başlayan ve boş vakitlerinin fazlalığından dolayı resme başlayan Jones kısa sürede kazandığı başarıyı şansına bağlıyor. Sanatçı, aile, arkadaşlık ve sanat çevresi kavramlarının içindeki uyumsuzluğu ve belki de herkesin üstlendiği suçun tanımı öykünün omurgasından geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birikimi küçümseyen ve önemseyen bir sanatçının elindeki ilk verilerin tükenişine tanıklık ediyoruz ve mekanın(daire), ailenin, çocukların varlığı ile karmaşalığa sürüklenen sanat ortamının bir ressamı nasıl tükettiğine tanık oluyoruz. Toplumsal olayların kıyısında durup kaygan bir zümreye hitap ettiği için, yakaladığı ünün eğretiliği ortaya çıkıyor. Jonas’ın olanlara müdahale edememesi, etmek istediğinde ise geç kalmış olması öyküyü trajediye sürüklüyor biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı sanatçıların gerçekten sanatçı olup olmadıkları, kalıcı olamamanın bıraktığı kuşkuları, kaybetmenin çaresizliği ve çırpınışları öykünün labirentinden gizlenen cevaplar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-BÜYÜYEN TAŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız bir mühendis görev icabı Brezilya’ya gidiyor. Yine hayatın akışına karşı direnmemenin verdiği huzurla, müdahale edememenin veya etmemenin verdiği huzursuzluk boş vermişlik kabında öykünün içinde sunuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransız mühendis yerel halkın geleneklerinin içinde dolaşırken, şehrin önde gelenleri tarafından karşılanmasına ve bir polis şefini kaba davranışı tarafından cezalandırması istendiğinde gösterdiği yüce gönüllülük sebepsiz iyiliğin ilk ip uçlarını veriyor. Sonrasında tanıştığı bir adama sözünü tutması için yardım edecek olması, adamın eğlenceden dolayı bunu zora sokması ve öykünün sonunda beklenmedik, amaçsız iyilik ve görkemle başlayan eylemin umulmadık bir yerde sona ermesi, ilginç çıkış kapıları bularak kendimizi rahat ve güçlü hissedebileceğimizi müjdeliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SÜRGÜN VE KRALLIK SON&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerin hepsinde ortak paydalar olmakla birlikte her biri farklı kurgularıyla insanlık hallerine değişik koridorlar açıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kahramanlar satır aralarında suçlanıyor. Kendilerini suçlu hisseden karakterler bundan kurtulmak için çaba harcıyorlar. Yazarın kurduğu hayattan dolayı içten içe yazarı (tanrıyı) suçluyorlar belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekansal olarak sürgün olan karakterler, gereklilik veya değil saçma hayatlarına krallık ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4784562809366506303?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4784562809366506303/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/surgun-ve-krallik-albert-camus.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4784562809366506303'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4784562809366506303'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/surgun-ve-krallik-albert-camus.html' title='SÜRGÜN VE KRALLIK - ALBERT CAMUS'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S7Ebn4cDURI/AAAAAAAAAEE/6yiCc5PvxPQ/s72-c/975510450Xzbqzq4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8376054335522537780</id><published>2010-03-19T13:32:00.000+02:00</published><updated>2010-03-19T13:32:50.146+02:00</updated><title type='text'>Çekirge Yazı Atölyesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.cekirgeyazi.com/"&gt;Çekirge Yazı Atölyesi&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8376054335522537780?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.cekirgeyazi.com/' title='Çekirge Yazı Atölyesi'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8376054335522537780/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/cekirge-yaz-atolyesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8376054335522537780'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8376054335522537780'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/cekirge-yaz-atolyesi.html' title='Çekirge Yazı Atölyesi'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6248995198882337788</id><published>2010-03-16T00:40:00.001+02:00</published><updated>2010-03-16T00:42:36.168+02:00</updated><title type='text'>MİDEM YANIYOR</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5631BF2_YI/AAAAAAAAAD0/OtPDdcK19t4/s1600-h/8df8bebb696e00ac.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 226px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5631BF2_YI/AAAAAAAAAD0/OtPDdcK19t4/s320/8df8bebb696e00ac.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5448994720618839426" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;MİDEM YANIYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; bir hayalim ölüyor. Sanki rüyama giren benmişim de, adım dilimin ucundaymış gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; aşık oluyorum. Boğazıma kadar yükselen ateşin içinde, çiçek topluyormuşum gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; hayat boş. Oysa en barut düşünce ve en patlayıcı duygu bile kelimelerin söndürücü etkisi karşısında dayanamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; çok derdim var. Ne dertliyim tarih kadar, ne de dertsiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; gece bitmeyecek. Kara ve ahmakça ve umutsuz romantizmdir bu, güneş turuncu şortuyla gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; kalbim çatlamış. Komşunun tavanı su almış da, sinirinden evi yakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca zannediyorum ki; dilimden uçak düşüyor. Acil çıkış kapısında, sırtında paraşüt, rüzgarın şiddeti bilmem kaç, erdemler gülümsüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midem yanınca biliyorum ki; ömür geçiyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6248995198882337788?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6248995198882337788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/midem-yaniyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6248995198882337788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6248995198882337788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/midem-yaniyor.html' title='MİDEM YANIYOR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5631BF2_YI/AAAAAAAAAD0/OtPDdcK19t4/s72-c/8df8bebb696e00ac.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4609741045535815147</id><published>2010-03-14T22:46:00.006+02:00</published><updated>2010-03-15T17:33:12.444+02:00</updated><title type='text'>ŞİİRLERİN ARASINDAKİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S51Ly2aJRJI/AAAAAAAAADs/8XykqHZOOo0/s1600-h/stanbul_Deniz_1.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S51Ly2aJRJI/AAAAAAAAADs/8XykqHZOOo0/s320/stanbul_Deniz_1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5448594461158884498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;ŞİİRLERİN ARASINDAKİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşına oturdum.&lt;br /&gt;Serçenin telaşıydı duyduğun.&lt;br /&gt;Arkasını dönmüş kaçan vapura&lt;br /&gt;    ...ve onu kovalayan martılara bakıyordun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirler okudum önce sana.&lt;br /&gt;Gözlerinle İstanbul'u deliyordun.&lt;br /&gt;Hikayeler anlattım sonra sana.&lt;br /&gt;Bize doğru gelen vapura&lt;br /&gt;    ...ve ondan kaçan martılara bakıyordun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoktun.&lt;br /&gt;Serçenin telaşıydı duyduğum.&lt;br /&gt;Lavinia, Pia, Mona Roza...&lt;br /&gt;İskeleye yanaşan vapurda.&lt;br /&gt;Yeni adını arıyordum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4609741045535815147?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4609741045535815147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/siirlerin-arasindaki.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4609741045535815147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4609741045535815147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/siirlerin-arasindaki.html' title='ŞİİRLERİN ARASINDAKİ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S51Ly2aJRJI/AAAAAAAAADs/8XykqHZOOo0/s72-c/stanbul_Deniz_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3191263424985268818</id><published>2010-03-11T00:00:00.001+02:00</published><updated>2010-03-11T00:02:44.089+02:00</updated><title type='text'>KİRALIK</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5gW6cIbJJI/AAAAAAAAADk/IqCJZYEYak4/s1600-h/poem.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 270px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5gW6cIbJJI/AAAAAAAAADk/IqCJZYEYak4/s320/poem.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5447128942544364690" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;KİRALIK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkı anlatan bir türküyü mırıldanırken,&lt;br /&gt;Sesin yankılanıyorsa boş yüreğinde...&lt;br /&gt;Taşınmışsa umutların haber vermeden.&lt;br /&gt;Duvarların çizik, lambaların kopmuş, kapıların kırık...&lt;br /&gt;Camları gazete kağıdıyla kapatırken,&lt;br /&gt;Cinayet haberi çarpıyorsa gözüne...&lt;br /&gt;Pencereyi açtığında yüzünü tırmalayan rüzgar,&lt;br /&gt;Baharı unutmuşsa&lt;br /&gt;Ve sen beyaz bir kağıt üzerine tükenmez kalemle yazdıysan: KİRALIK, SEVDAYA UYGUN YÜREK.&lt;br /&gt;Aklında peşinat almak varsa acı duyarak...&lt;br /&gt;Kapıcı ölüm, aidatın şiirse ve apartmanda herkes huysuzsa.&lt;br /&gt;Al bir çekyat, kendin kal yüreğinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3191263424985268818?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3191263424985268818/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/kiralik.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3191263424985268818'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3191263424985268818'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/kiralik.html' title='KİRALIK'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5gW6cIbJJI/AAAAAAAAADk/IqCJZYEYak4/s72-c/poem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-202817564567582016</id><published>2010-03-07T20:10:00.003+02:00</published><updated>2010-03-07T20:16:06.661+02:00</updated><title type='text'>“BETON KEMAL”E VEDA</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5Pscoi7B0I/AAAAAAAAADc/xtol1dTRZYE/s1600-h/vedaforumafi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 224px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5Pscoi7B0I/AAAAAAAAADc/xtol1dTRZYE/s320/vedaforumafi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445956351085446978" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“BETON KEMAL”E VEDA&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Biz biliyoruz. Cemaat evlerinde yetişen zihniyetin çocuklarının Atatürk büstlerinin önünden geçerken attıkları küçümseyici bakışları, sinsi gülüşmeleri, laubali şakaları ve karşı devrimin en meşhur cümlesini: Beton Kemal. Biliyoruz. Hiç sağa sola bakınmayın. En yüksek mevkilerden çamurlu sokaklara, karanlık bir iftira kampanyası içinde olduğunuzu biliyoruz. Deccal, şeytan, din düşmanı, katil… Mustafa Kemal ATATÜRK’ün sizin gözünüzden; yurtlara, dershanelere, evlere, üniversitelere, kışlalara, çizgi filmlere… düşen çamurlu suretinden haberimiz var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay yönetilen bir halkın hayalini kurduğunuz için çağdaş fikirlere tahammülünüz yok. Bu yüzden saldırıyorsunuz. Cezası olmadığını bilseniz haykıracaksınız nefretinizi ve boğacaksınız bizleri. Bir değil, iki değil, milyonlarcasınız. Üniversite sınavına hazırlarken gençleri, diliniz yanarak adını ağzınıza alıyorsunuz. Geveleyerek çıkıyor ağzınızdan: “Atatürk” kelimesi. Kapıları kontrol ediyorsunuz ve dile getiriyorsunuz: Beton Kemal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savcılarınız iğrenerek bakıyor baş ucundaki resimlere. Badem bıyıklı odacı silerken çerçeveyi göz göze geliyorlar. Sümük gibi bir gülümsemenin ardından “Beton Kemal” diyor savcı bey. Gözleri parlıyor odacının. Asalak olarak yaşamaya mahkum edildiğinden habersiz, akşam toplantılarında paylaşıyor bu anıyı. Herkes etrafına bakıyor. Gülüyorlar. Amerika’dan gelen vaazlarla aydınlanıp, güneşe çamur atıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenleriniz, doktorlarınız, başbakanınız, bakanlarınız… Her Atatürk büstü gördüklerinde aynı cümleyi tekrarlıyorlar. Biliyorsunuz ve gururlanıyorsunuz. Biliyoruz ve sizin yerinize de utanıyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiler de “Veda” filmi sinemalarda. Gidin görün. Gelin götürelim. Parlak büstlerden, resimlerden ve sınav sorularından ibaret olmadığını öğrenelim. Mustafa Kemal ATATÜRK’ü öğrenelim. Kanlarınıza işleyen nefretin parayla ve iktidarla beslendiği bu günlerde hakaretlerinizin asılsız olduğunu görün. Çocuk Atatürk’ü görün. Genç, vatanı için dimdik duran  Atatürk’ü görün. Hasta böbrekleriyle cepheden cepheye koşturan Atatürk’ü görün. Annesini seven, arkadaşlarına bağlı, zeki, çağdaş, vicdanlı Atatürk’ü görün. Padişahlığı devam ettirmediği için suçladığınız Atatürk sayesinde iktidarda olduğunuzu görün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O; sizin ve bizim liderimiz. Gurur duymamamız için hiçbir sebep yok. Bırakın örümceklenmiş kafaları. Oy, parti, menfaat savaşı değil bu. Minnetle anmamız gereken Mustafa Kemal ATATÜRK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin olun affederdi sizi. “Beton Kemal” dediğiniz için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Veda” filmini seyredelim. Karanlığa veda edelim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-202817564567582016?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/202817564567582016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/beton-kemale-veda.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/202817564567582016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/202817564567582016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/beton-kemale-veda.html' title='“BETON KEMAL”E VEDA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5Pscoi7B0I/AAAAAAAAADc/xtol1dTRZYE/s72-c/vedaforumafi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3059479089989834112</id><published>2010-03-07T19:15:00.003+02:00</published><updated>2010-03-11T16:11:47.221+02:00</updated><title type='text'>İNSANAT BAHÇESİNDEKİ...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5PfnJ5knpI/AAAAAAAAADU/XeEs-4gygwU/s1600-h/Literature_1_Large_by_james119.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5PfnJ5knpI/AAAAAAAAADU/XeEs-4gygwU/s320/Literature_1_Large_by_james119.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445942238186348178" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CUsers%5CErdem%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Telleri sarsıyor, pençeleriyle havayı dövüyor, cehennemden bakıyor ve kim kafesine yaklaşırsa bağırıyor… Yalnızlığıma kabuklu yemiş atmak yasaktır. Görmüyor musun? Tabelada öyle yazıyor…&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3059479089989834112?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3059479089989834112/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/hayvanat-bahcesindeki.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3059479089989834112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3059479089989834112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/hayvanat-bahcesindeki.html' title='İNSANAT BAHÇESİNDEKİ...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5PfnJ5knpI/AAAAAAAAADU/XeEs-4gygwU/s72-c/Literature_1_Large_by_james119.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4787289135211044518</id><published>2010-03-06T20:51:00.007+02:00</published><updated>2010-03-06T23:22:32.437+02:00</updated><title type='text'>HARİTA</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5KlCJeD3bI/AAAAAAAAADM/3RxjLqlJ4Z4/s1600-h/world-map.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 141px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5KlCJeD3bI/AAAAAAAAADM/3RxjLqlJ4Z4/s320/world-map.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5445596355764673970" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;HARİTA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ elinin baş parmağı Yeni Zelanda’nın üzerindeydi. Sol elinin ki ise Büyük Okyanus’un ortasında. Sıkıntılı bakıyordu elindeki dünya haritasına. Ödev hazırlıyordu muhtemelen. Eski bir halının ortasına uzanmış, bacaklarını yukarı aşağı oynatarak, bir gözü televizyonda memleket memleket dolaştırıyordu kurşun kalemini. Sınırları umursamıyordu. Adlarını mırıldandığı ülkelerde savaş var mıydı? Yoksa; dinleri, dilleri, ırkları için ya da sadece zevkler uğruna insanlar birbirlerini öldürüyorlar mıydı? Bilmiyordu. Masum, sıkılgan ve oyun oynamak isteyen bir tanrıydı o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı çaldı. Elektrik kablolarına sıkışan ne idiği belirsiz kuşun ötmesiyle birlikte yerinden fırladı. Az sonra içeri girip, kapının arkasındaki topu aldı. Dışarı çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halının saçma geometrik şekilleri ile uyum sağlayan renkli ülkeler sahipsiz kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra annesi geldi. Özensizce kapattı atlası. Televizyonun altındaki dolabın içine, ansiklopedilerin üstüne koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey kutbundan, güney kutbuna inen katlanma izi ve Afrika’ya denk gelen paslı zımbalarla, dünya artık yalnız ve karanlıktı. Asya ve Amerika kıtası üst üste gelmiş; dağlar, tepeler, çöller, denizler, ovalar, nehirler, ormanlar, buzullar, toprak ve insanlar rutubet kokan hırslı düşüncelerin içinde, tam da ansiklopedilerin üstünde, danteller eşliğinde kurtarılmayı bekliyorlardı. Küçük elli tanrıları top oynuyor. Çaresizlik haritalarda tanımlanıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş her günkü gibi batarken, soluk soluğa ve terlemiş  bir şekilde içeri girdi. Kaşık kadar yüzünde annesinin elleri dolaştı. Temizlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aceleyle çıkardı haritayı dolaptan. Uzandı halının üzerine. Sesini duyurmak isteyen haber muhabiri; arkasından geçen füzeleri, uçakları ve mermileri işaret ediyordu. Babası pijamalarını giymiş haberleri seyrediyordu. Annesi mutfaktaydı. Kıtaların isimlerini geçerken deftere, başını kaldırdı. Heyecanla devam eden savaşın ilk görüntülerine uzunca bir süre baktı. Haritaya dikti gözlerini, işte buradaydı. Savaşın hüküm sürdüğü toprakların üzerinde kalemini gezdirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası seyrediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi mutfaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı; bir televizyona bir haritaya bakıyor, anlam veremiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi uyuması gerektiğini söylediğinde; defter ve atlas bir köşede, futbolcu çıkartmalarıyla oynuyordu. Haberler bitmiş, savaş unutulmuş, haritanın üzerinde noktalardan nokta olan yaşamlar umursamazlıklarını cansiparane koruyarak yatmaya hazırlanıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim ne yapabilirdi ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula gitmeden önce dünya haritasını açtı. Gülümsedi. En sevdiği futbolcu işte tam buralıydı. Avrupa’nın en gözde başkentine bastı işaret parmağını. Savaş; üç parmak sağda çorak topraklardaydı. Buzullar; dört parmak kuzeyde eriyordu. Dört parmak güneyde insanlar açlıktan ölüyordu. Her bir sınırın kana bulanmış öyküsü vardı. Kapattı atlası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası işe gitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi mutfaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı; hayalindeki futbolcunun doğduğu yer dışında dünya haritasıyla ilgilenmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve döndüğünde annesi evde değildi. Çantasını bırakıp topu alırken üzerindeki önlüğü çıkarmıştı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlas yerine konmuştu. Televizyonun altındaki dolabın içine, ansiklopedilerin üstüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar sonra bir gün, arada sırada toz almak bahanesi dışında dolaptan çıkmayan atlas, eve gelen yaramaz bir çocuğun eline geçti. Kabul günü için toplanmış kadınların bacaklarının arasında, eski halının üzerinde dünya haritasını açtı. Özensizce elledi, bakındı. Ev sahibi baba, başında sarıklı bir adamla içeri girdi. Mahcup bakışlarla hemen odadan çıktı. Kadınlar toparlandı. Çocuğun bir elinde televizyon kumandası bir elinde harita televizyona bakıyordu. Çizgi film ararken kumandayı aldılar elinden. Öğle haberleri silah ihalelerinden bahsediyordu. Aniden kapandı televizyon. Sarıklı adam elindeki kitabı açtı. Dudağının yuvarlaklaştığı dilde bir şeyler okumaya başladı. Herkes mırıldanıyordu. “ Cart” diye bir ses geldi. Çocuk haritayı yırtmıştı. Japonya’dan güney kutbuna kadar olan parça elindeydi. Kapı açıldı. Kan ter içindeki ev sahibinin çocuğu  odanın girişinde göründü&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;. Futbolcu olmuştu ve adanan dualar onun içindi. Herkes birbirine bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba; karısının adağı için hocayı getirip işine döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne; gelen misafirler için börekler kurabiyeler hazırlayıp, hocaya giderken para verdi.&lt;br /&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CUsers%5CErdem%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;br /&gt;Haritayı yırtan çocuğu ev sahibi çocuğun himayesine verdiler. Kendisinden büyük çocukların profesyonel bir futbolcuya hayranlıkla baktığı sokağın köşesinde, tebrikler kıskanç gülümsemelere karışıyordu. Kadınlardan biri yırtık haritayı çöpe attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanrı; arkasında yıldızlar bırakarak büyüyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4787289135211044518?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4787289135211044518/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/harita.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4787289135211044518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4787289135211044518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/harita.html' title='HARİTA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S5KlCJeD3bI/AAAAAAAAADM/3RxjLqlJ4Z4/s72-c/world-map.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7524311376917995350</id><published>2010-03-03T21:04:00.003+02:00</published><updated>2010-03-03T21:08:59.167+02:00</updated><title type='text'>AÇIK MEKTUP</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S46zOGCuaiI/AAAAAAAAADE/O3US6MqDeiA/s1600-h/Universum.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 320px; height: 250px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S46zOGCuaiI/AAAAAAAAADE/O3US6MqDeiA/s320/Universum.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5444486054259092002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CUsers%5CErdem%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;AÇIK MEKTUP&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sevgili …&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Oldum olası mektup yazmayı severim. Birinci tekil şahısın engin anlatım gücüyle kendimden bahsetmek benim için büyük iştir. İkiye bölünmüşlüğümün eseridir bu. Bir yanım yeni çağın çarklarında yaşama mücadelesi verirken, diğer yanım geçmiş günlerin saf duygular koleksiyonculuğuna soyunur.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bu sana ilk mektubum. Kendimden bahsetmek isterdim sana. Ama uzun zamandır başaramıyorum bunu. Bütün kapılarımı kilitledim. Arkasına; masayı, sandalyeleri ve halıyı toplayıp (ne kadar korktuğumu sen düşün) ittim. İçeride tek başıma nasıl yaşadığımı merak ediyor olabilirsin. Ben de ediyorum. Yavan yalnızlık nutuklarında anlatıldığı gibi bir şey değil, bunu biliyorum. Karanlık yanları çok az. Öğle güneşi içeri girdiğinde havada oynaşan toz tanelerinin gölgeleri ne kadar ışıksızsa o kadar karanlık burası da…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i style=""&gt;O Yalnız&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar ki, o yalnız&lt;br /&gt;Ona ilk rastladığım bir şeydir aklım&lt;br /&gt;Bir el sürer mavisini uzağa&lt;br /&gt;Uzaktan daha uzağa. Ardından&lt;br /&gt;Yetişir sayısızlığım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzeyde, ince bir kar dağıtımında&lt;br /&gt;Çocukların oyun oynamadığı yerlerde&lt;br /&gt;Bulunmaya hazır ve&lt;br /&gt;Eski çağlara ait bir parayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam, soyulmuş gün ışıkları&lt;br /&gt;Bölüşülmüş insan yüzü gar&lt;br /&gt;Sayısız beni toplar bakışlarım&lt;br /&gt;Dört güneşten biri o. Kendimi tarif edemem&lt;br /&gt;Güneşler ıslak, soluğum kalın.&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;Edip CANSEVER&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bir şiirle ara verdim.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Sen nasılsın? diye sormak isterdim. Umarım iyisindir, iyisinizdir.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bol bol kitap okuyorum. Şarkılar dinliyorum. Resimlere bakıyorum. Soğuk İstanbul gecelerinde boğaza baktığım da oluyor. Üsküdar’ın ışıklarını rehin almışken sis ve deniz önümde eğilirken dalga dalga seni düşünüyorum. Cağaloğlu’ndan Sultanahmet’e çıkan yokuşta nefes nefese kalırken ve tramvayın çığlıklarına ulaştığım zaman da aklımda sen varsın. İstanbul’u sevdiğimi söylemişimdir. İmgelere boğasım geliyor bu şehri. Yeni, eski ne varsa içinde sanki hep varmış gibi geliyor. Tarihin karanlık zamanlarında alnına karmaşalığı yazılmış gibi. Yokuşları kucaklayan sokaklar ve iç içe yaşanan mutluluk, hüzün, nefret, açık gönüllülük… Şimdilerde çok değişti dediğini duyar gibiyim. Değişmedi. Perde çektik önüne. Dünya’nın bütün şehirleriyle karşılaştırabiliriz İstanbul’u, içinden geçen ince masalı unutmadan. Düzensiz, kaba, aptal, kalabalık… Her neyse (bunu yazmak sığıdır, ama şu var ki çok rahatlatır) İstanbul güzeldir.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i style=""&gt;Masal&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünüyordum&lt;br /&gt;Olaylara insan,&lt;br /&gt;İnsanlara olay çıktı&lt;br /&gt;Masalımdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri varmış, biri yokmuş derken&lt;br /&gt;Yollardan trenlerden,&lt;br /&gt;Sözü aldım getirdim&lt;br /&gt;Dağlardan tepelerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de biriktirdim&lt;br /&gt;Hiç'leri hep'e&lt;br /&gt;Bir dağ bozdum&lt;br /&gt;Yaptım binlerce tepe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurdum orada burada&lt;br /&gt;Ev-ev, köyler kentler,&lt;br /&gt;Dağıttım oda oda&lt;br /&gt;Dağıttım birer birer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağıldı tepelere&lt;br /&gt;Dağların önü ardı,&lt;br /&gt;Sevenlere sevilenlere&lt;br /&gt;Artık bir tepe vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinde sen, birinde ben&lt;br /&gt;Öbürlerinde onlar vardı.&lt;br /&gt;Aşklar başlayacakken&lt;br /&gt;Sonlar tepelerden başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başladı ayrılıklar,&lt;br /&gt;Ayrı ayrıydı adları.&lt;br /&gt;Birer birer ayırdılar&lt;br /&gt;Evleri odaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zaman oralarda&lt;br /&gt;Seven özleyen kimdi.&lt;br /&gt;Evlerde odalarda&lt;br /&gt;Yaşanmayan bir şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir daha düşünürsem masal&lt;br /&gt;Bozmayacağım dağları.&lt;br /&gt;Düşünmek iyi, düşünmek güzel.&lt;br /&gt;Ama önce iyi çizmeli yolları.&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;Yakın yakın derine&lt;br /&gt;El-ele olsun yürümeleri&lt;br /&gt;Ayrılığın yerine&lt;br /&gt;Mutluluğun şiiri.&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;Özdemir ASAF&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yine bir şiir…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Şimdi Albert Camus okumaya devam edeceğim. Vaktin olduğunda üzerine konuşmak isterim. Çünkü her cümlesinde daha bir ben oluyorum. Aklımın kuytularından çıkardığı düşüncelerin tozlu yüzeyine üflediğimde görüyorum kendimi. Maskelerimizden kaçan gerçek kimliklerimiz orada bir yerde. İşte bu aynayı buluyorum cümlelerinde…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;Zamanımdan ayrılamayacağımı anlayınca, onunla birleşmeye karar verdim.&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;                                                                                              &lt;/span&gt;Albert CAMUS&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bu kadar yeter. Seni seviyorum. Kendine dikkat et… Tekrar yazmaya çalışacağım.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Hoşça kal…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Erdem&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7524311376917995350?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7524311376917995350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/acik-mektup.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7524311376917995350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7524311376917995350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/acik-mektup.html' title='AÇIK MEKTUP'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S46zOGCuaiI/AAAAAAAAADE/O3US6MqDeiA/s72-c/Universum.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2624114878342216373</id><published>2010-03-01T23:48:00.004+02:00</published><updated>2010-03-01T23:54:36.484+02:00</updated><title type='text'>MELEKLER VE ÇOCUKLAR</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4w2v01AtSI/AAAAAAAAAC0/VjuZ59WJ9Ko/s1600-h/13061_1273345802604_1498682596_30744148_7018938_n.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 170px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4w2v01AtSI/AAAAAAAAAC0/VjuZ59WJ9Ko/s320/13061_1273345802604_1498682596_30744148_7018938_n.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443786244846826786" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;MELEKLER VE ÇOCUKLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba arkadaşlar, bugün burada mı soluklanacağız? Pek güzelmiş. Ben iyiyim iyi olmasına da, bugün bir misafirimiz var. Evet, bizden de bir ricası var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra bahsedeceğim gibi, bizim lakaplarımız vardır. Arzu edersen, sana da bu sohbet içinde “okuyucu” diyelim… Yüce gönüllü, güzel düşünüşlü; Okuyucu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes geldi mi arkadaşlar? Pekala…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sohbetimizi biraz daha düzenli yürütmemiz gerekiyor. Çünkü “Okuyucu” arkadaşımız bizim söyleyeceklerimizi yazacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bizlerden bahsedeyim. Biz kimiz? Neler yaparız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her günün akşamında değişik yerlerde soluklanır, sohbet ederiz. Bazen bir bulutun üstünde. Bazen bir çiçeğin yaprağında. Bazen bir kuş yavrusunun kalbinde. Bazen de yeni doğmuş kar tanelerinin soluk gölgelerinde… Milyonlarca yıldır, milyonlarca iyilik mekanı görmüşüzdür. Mekanın ve zamanın beyazlığıyla besleniriz. Sizlerin kafasında oluşan görüntülerimiz her ne kadar çok şatafatlı ise de, şarkılardan kanatlarımız güneş ışıklarından taçlarımız olduğu doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsimlerimiz yoktur. Renklerimizin vurduğu kristallere göre lakaplar takarız bir birimize… Şaşırmışa benzemiyorsun. Ya masal seven birisin ya da gerçeğin içinde masalını kaybettin. Her ikisi de olmayabilir. Sadece bir tahmin yürüttüm. Güzel gülüyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sadede geleyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler melekleriz. Her birimizin bir çocuğu vardır. Çocukları koruruz. Şu anda sohbet ettiğimizden dolayı bizleri yadırgama sakın! Nöbetleşe yaparız işimizi. Başlangıçta üstün körü tanıştınız ama ben tekrarlayayım lakaplarını. Hatta eğer istersen, lakabını söylediğim arkadaşım anlatsın içindekileri. Son kolladığı çocuğu, aileleri ve belki sokakları beşik bellemiş pembe elli yavruları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam o zaman, narin başını bahar yapraklarını imrendirecek kadar zarif salladığına göre sol baştan başlayalım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vadi arkadaşımız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Merhaba. Ortasından dere geçen küçük bir hayatı gözlüyorum ben. İki dik yamacın arasında yalnızlığıyla ağlayan, hırçınlaşan, gülen ve en çok da susan mavi bir hayat. Annesi ve babası ayrı benim çocuğumun. Zengin iki yetişkin olarak maddi imkanlarını döküyorlar vadinin her iki yakasındaki uçurumun kenarlarından. Oyuncaklar, giysiler ve yeni nesil ıvır zıvırlar. Alacalı molozların arasında duygu ve düşüncelerinin sorulmasını bekliyor her gün çocuk. Bizler her şeyi yapamayız. Yürek ferahlatıcı hamlelerimiz olsa da, küçük bir volkanı söndürecek kudret hiç birimizde yoktur. İşte böyle benim varlık sebebim… Kah çocuğun rüyalarına yeni anne baba koyarım, kah hayallerine pınarlar katarım. Yaz Okuyucu. Bencil anne babaların ayrıldıktan sonra çocuklarını ittikleri alacalı yalnızlığı yaz. Mavi akan hayatları nasıl kirlettiklerini yaz. Neden konuşmadıklarını sor. Yaz… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanındaki, Dağ arkadaşımız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Merhaba. Zirvesinde sert rüzgarların kol gezdiği küçük bir hayatı gözlüyorum ben. Her daim karlı ve soğuk olan, sınav başarılarının gözleri aldığı kar beyazı bir hayat. Annesi ve babası yüksek mevkilerde çalışan güzeller güzeli bir çocuğum var. Çocuklarını en güzel bakıcıların ellerine teslim ederek ona en büyük iyiliği yaptıklarını sanan ve çocuklarının başarılarını kendi başarıları olarak algılayıp gururlanan ancak her hangi bir başarısızlık da çocuklarının üzerine çullanan ebeveynleri var çocuğun. Her saati planlı ve programlı olan çocuğun doğru düzgün arkadaşı yok. Anne ve babasına göre, bu eğitimin sonuna ertelenebilir. Her sınava giren bu çocuğun kendi kendine konuşmalarını ben bilirim. Kaç tane çığ düşürdü bu dünyaya küçük yüreği, yalnızlığın her cinsini nasıl hissetti yumuşak teninde ben bilirim. Beni daha fazla konuşturma Okuyucu. Yaz yüksek dağların yamaçlarında süzülen göz yaşlarını. Şefkat bekleyen gözlerin şirket elemanı gibi karşılandığı buzdan anne kucağını yaz. Neden konuşmadıklarını sor. Yaz… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler Dağ. Söz sende Bataklık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Merhaba. Çalıların arasında yürürken ansızın ayağınızı emen küçük bir hayatı gözlüyorum ben. Yapışkan ve küfür edilesi çamurun içinde çırpınan mor bir hayat. Annesi barlarda çalışan, babasını hiç tanımadığım hüzne omuzlarını eğmiş bir çocuğum var. Geceleri annesinin çalıştığı yerlerin mutfağında uyuyakalan ve bazen de evde kalıp ortalığı toparlayan, okulda yalnız evde yalnız sokakta yalnız ve kafasında, düşüncelerinde akan kan karası cümlelerin arka bahçelerinde yalnız, gülüşleri çalınan bu çocuğun annesi bir çanta gibi taşır onu yanında. Şimdilik kimsenin gözüne batmıyor. Ben hariç kimse farkında değil bu çocuğun. Ama kızarsan bir gün gazete haberindeki tinerciye, hırsız bir çocuğun kulağını kopartırcasına çeken kelli felli adamı taktir edersen caddede, anlayacaksın suçun rahmini. Yaz Okuyucu. Sıcak, sinekli ve baş belası bataklıkların sigara buğusunda solan mor çiçekleri yaz. Çürüyen çiçeklerin aşınıza, canınıza, hayatınıza serpilen küllerini yaz. Neden konuşmadıklarını sor. Yaz… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buyur Orman. Kaç zamandır için içini kemiriyordu. Söz sende…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Merhaba. Ulu ağaçların dingin sesinde, şehirlerin arkasına atılan küçük bir hayatı gözlüyorum ben. Elbiselere takılan dalların eşkıyalık ettiği koyu yeşil bir hayat. Annesi sabah erkenden temizliğe giden, babası işsiz yedi kardeşin yedincisi benim çocuğum. Kardeşleri tarafından yok sayılan, annesinin bazen göremediği ve babasının umursayamadığı çocuğun bu yaşına kadar hastalıklardan kurtulmadı yakası. Kelimesiz hayatını anlamlandırdığı televizyonu seyrederken bir şeyler mırıldandığını görürüm. Meleklerin bile duyamadığı sözler dökülüyorsa çocukların ağzından kasvetli günler bekliyor sizi Okuyucu. Söyleyeceklerim bu kadar. İster yaz ister yazma. Yoksulluğun içinde reklam parlaklığında hançerler batıyor çocuklarınızın kalplerine ve zihinlerine. Şimdi sen, ister yaz ister yazma. Neden konuşmadıklarını sor ama… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun adına özür dilerim Okuyucu. Çok acılı bu konuda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanındaki arkadaşımız Deniz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Merhaba. Uçsuz bucaksız suların yatağında yelkensiz sürüklenen bir hayatı gözlüyorum ben. Yelkenlerin rüzgarı yalayamadığı yerde  motorların patladığı derin lacivert bir hayat. Annesi ve babası yok çocuğumun. Kimsesiz çocukların barındığı yurtta kalıyor. Bu aralar kulak misafiri oluyorum onun gibi kimsesiz çocuklarla yaptığı konuşmalara, kaçmayı tasarlıyor. Bazı bakıcılar şefkatli, bazıları gaddar. Şimdi burada değiller, başka arkadaşların anlattığı yurt hikayelerinden dolayı nefesim tetikte yaşıyorum. Kötü insanlar var. İyilerin sustukları yerde sulanan zehirli otlar gibi. Çok güzel resimler çiziyor üzerinde her daim süzüldüğüm çocuk. Boyaların konuştuğunu seziyorum küçük ellerinde. Her hamlesi bir çırpınış. Yakında dibe batacağını bildiği için gülüyor. Son sıcak gülümsemeleri. Gök mavisinden, laciverte sonra da siyaha batacak yalnızlığı. Kurtarmak için hiçbir şey yapmayacaksınız biliyorum. Maalesef ben de yapamıyorum. Sonu görünmeyen deryanın içinde kıyamet kadar kimsesiz çocuk. Yaz Okuyucu. Denizleri yaz. Boğulan minik bedenlerin hortladığı köprü altlarını yaz. Yolunu değiştirdiğin kaldırımların deniz mezarları olduğunu yaz. Neden konuşmadıklarını sor. Yaz… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzüldüğünü görüyorum. Belki de suçlu hissediyorsun kendini. Son iki kişi kaldı. Biri ben. Yorulduysan veya dayanamadıysan ara verebiliriz. Sorun yok diyorsun. Peki Okuyucu. Sorunların tohum ambarındasın oysa. Yazmaya devam et…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden önce konuşacak olan Göl arkadaş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Merhaba. Her tarafı karayla çevrili ıssız bir hayatı gözlüyorum ben. Güneşin batışına kurban sunulacak olan huzurun köşe bucak saklanmaya çalıştığı turuncu bir hayat. Dedesinin himayesinde yaşıyor çocuğum. Annesi ve babası trafik kazasında ölmüş. Dedesiyle çok iyi anlaşıyor çocuk. Dedesinin anlattığı masalları dinlerken uyuduğumu bilirim. Az konuşan ama sıcak ve anlamlı konuşan bir ihtiyar. Çocuğun bir sürü arkadaşı var. Daha okula gitmiyor. Fakat akşamüstü dinlenmelerinde dedesinden öğrendi alfabeyi. Dedesinin düşünceleri düşüyor bazen evin içine. Çocuk görmüyor. Dede almaya utanıyor. Ben topluyorum. Her biri ayrı hikaye. Siyah beyaz yalnızlığın tozlu acıları. Babasından yediği dayaklar, annesinin disiplini. İstemeden oğluna yaptığı haksızlıklar. Torununu günah çıkarma kabini olarak kullanmanın verdiği ağır hüzün. Zindanlarından kurtulan yaşlı sevgi çocuğun hayatını değiştiriyor. Yaz Okuyucu. Sonlu göllerin, sonlu hayatlara dolduğunu yaz. Geçmişin çayırlarının geleceğe umut verebileceğini yaz. Neden konuşmadıklarını sor. Yaz… “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son olarak ben. Benim adım Ada…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deryanın ortasında çileye mahkum edilmiş katil bir hayatı gözlüyorum ben. Parmaklıkların arkasından ayak seslerinin duyulduğu kırmızıya bulanmış bir hayat. Annesi, babası ve bütün akrabaları arkada kalmış bir çocuğun meleğiyim. Büyük şehre göçtükten sonra herkes bir tarafa dağılmış. Babası gelir kapısı olarak görüyordu çocuklarını. Ne iş yaparlarsa yapsınlar yeter ki para getirsinler. Kaçak apartmanların köşelerinde; önce uyuşturucu sonra kavgalar… Korumak için elimden geleni yaptım. Siz yapmadınız Okuyucu. Bir gün birini bıçakladı. Gözlerinde gördüm ölümü. Bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha… Onlarca kes batırdı çıkardı bıçağı. Ağlamadı sonra. Sevginin duvarlarından kazındığı damarlarında anlam yoktu. Çocuk mahkemesine çıktı. Yaz Okuyucu. İşin kolayına kaçtığınızı yaz. Çocuk mahkemelerinde çocuk olamamış yasalarınızı yaz. Sübyan koğuşunun duvarlarına vuran umutsuz dalgaları yaz. Şans verilmeden batan adaların kalıntılarında can çekişen melekleri yaz. Neden konuşmadıklarını sor. Yaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik hoşça kal. Bugün yedi melektik. Binlerceyiz biz. Yine bekleriz. Misafirliğe gittiğinde, ayağı halıya takılan çocukların sehpanın köşesine başlarını vurmadığı gizemden daha büyüğüz. Çocukların içindeki sonsuz umut kadarız. Unutma okuyucu…Neden konuşmadıklarını sor. Yaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf: Ece SÖNMEZ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2624114878342216373?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2624114878342216373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/melekler-ve-cocuklar.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2624114878342216373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2624114878342216373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/03/melekler-ve-cocuklar.html' title='MELEKLER VE ÇOCUKLAR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4w2v01AtSI/AAAAAAAAAC0/VjuZ59WJ9Ko/s72-c/13061_1273345802604_1498682596_30744148_7018938_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6068353903170843775</id><published>2010-02-26T20:19:00.003+02:00</published><updated>2010-02-26T20:40:40.524+02:00</updated><title type='text'>yalnızlık - Pinhani</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-3ad4591e762022f6" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v16.nonxt4.googlevideo.com/videoplayback?id%3D3ad4591e762022f6%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331270387%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D57AB9145DEDB263425EEE2E5221D1788D41E57A1.4F98AA379856850B3403E9985F91745FC7C99CA5%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D3ad4591e762022f6%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DAKOxqKWb2BL7pBLEg6YY_FSF52A&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v16.nonxt4.googlevideo.com/videoplayback?id%3D3ad4591e762022f6%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331270387%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D57AB9145DEDB263425EEE2E5221D1788D41E57A1.4F98AA379856850B3403E9985F91745FC7C99CA5%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D3ad4591e762022f6%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DAKOxqKWb2BL7pBLEg6YY_FSF52A&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6068353903170843775?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6068353903170843775/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/blog-post_26.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6068353903170843775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6068353903170843775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/blog-post_26.html' title='yalnızlık - Pinhani'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8257395753016736850</id><published>2010-02-25T23:20:00.002+02:00</published><updated>2010-02-25T23:28:45.305+02:00</updated><title type='text'>ZAMANE</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4bpeBeIOEI/AAAAAAAAACs/N6biJC5LEHw/s1600-h/13061_1269340982486_1498682596_30734476_3647065_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4bpeBeIOEI/AAAAAAAAACs/N6biJC5LEHw/s320/13061_1269340982486_1498682596_30734476_3647065_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;ZAMANE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin için dağları delemem&lt;br /&gt;Çöllere de düşemem&lt;br /&gt;Yanıma gel dersin&lt;br /&gt;Trafik varsa diretirim&lt;br /&gt;Beylik laflarına gerek yok&lt;br /&gt;Aşığım sana&lt;br /&gt;Ama televizyonun izin verdiği kadar&lt;br /&gt;Biliyorsun,&lt;br /&gt;Daha fazlasına annem kızar&lt;br /&gt;Kıskanıyorum seni&lt;br /&gt;Tapunu alırcasına &lt;br /&gt;Güveniyorum da&lt;br /&gt;Ama telefonunu yanından ayırma&lt;br /&gt;İstiyorum seni ayakkabı ister gibi&lt;br /&gt;Aranızdaki fark&lt;br /&gt;Bağcıkların ahengi&lt;br /&gt;Beylik laflarına gerek yok&lt;br /&gt;Aşığım sana&lt;br /&gt;Uğruna ölmem tabi ki&lt;br /&gt;Doğru düzgün yaşayamam da&lt;br /&gt;Korurum seni &lt;br /&gt;Bir çoban köpeği gibi&lt;br /&gt;Saklarım kilere&lt;br /&gt;Kıtlık zamanı ihtiyacım olur diye&lt;br /&gt;Çiçekler açar sevdamızın uğruna&lt;br /&gt;Biz ki yalan şarkıya yalan sözler&lt;br /&gt;Kahramansız romanlara&lt;br /&gt;Oynak zamaneler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf: Ece SÖNMEZ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8257395753016736850?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8257395753016736850/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/zamane.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8257395753016736850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8257395753016736850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/zamane.html' title='ZAMANE'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4bpeBeIOEI/AAAAAAAAACs/N6biJC5LEHw/s72-c/13061_1269340982486_1498682596_30734476_3647065_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3653819221645749301</id><published>2010-02-23T00:23:00.002+02:00</published><updated>2010-02-23T00:23:15.830+02:00</updated><title type='text'>BEYAZ ŞARAP İLE KIRMIZI ŞARAP ARASINDAKİ YEDİ FARK</title><content type='html'>BEYAZ ŞARAP İLE KIRMIZI ŞARAP ARASINDAKİ YEDİ FARK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz nehirler kadar masum duruyor kadehte&lt;br /&gt;Beti benzi atmış korkudan&lt;br /&gt;Kırmızıysa şeytan gibi&lt;br /&gt;Dibinden fışkırıyor anlam,&lt;br /&gt;Lavların arasından&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeğe teğet geçiyor yudumlarım&lt;br /&gt;Olsa da olur olmasa da&lt;br /&gt;Kırmızıdayım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berrak aydınlığa doğuyor düşüncelerim&lt;br /&gt;Olmazsa olmaz sorular&lt;br /&gt;Çoktan mevta olmuş&lt;br /&gt;Beyaza sarılı cevaplar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkı buldum bir şişeden sonra&lt;br /&gt;Sordum:&lt;br /&gt;Kimlerdensin?&lt;br /&gt;Gülümsedi gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkı sordum bir şişeden sonra&lt;br /&gt;Neredesin?&lt;br /&gt;Kimdesin?&lt;br /&gt;Dedi:&lt;br /&gt;Bana sorma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakındım sağa sola&lt;br /&gt;Damarımda gülümseyen sorular&lt;br /&gt;Beynimde cevaplanan gülümsemeler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okşadım kırmızıyı&lt;br /&gt;Hayyam fırladı içinden&lt;br /&gt;Ne dilersem diledim ondan&lt;br /&gt;Rüyalara daldım&lt;br /&gt;Şiirlerin yolundan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okşadım beyazı&lt;br /&gt;Tanıyamadım çıkanı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış &lt;br /&gt;Bir varmış&lt;br /&gt;Bir varmış&lt;br /&gt;Diye sayıklatır&lt;br /&gt;Tutkunun içeceği…&lt;br /&gt;Kırmızı güllerden bir gülümseme&lt;br /&gt;İkiyi söyletmez &lt;br /&gt;İçene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış&lt;br /&gt;İki varmış&lt;br /&gt;Üç varmış&lt;br /&gt;Derken&lt;br /&gt;Hayat akar&lt;br /&gt;Şişe biter&lt;br /&gt;Bembeyaz rüyalarda&lt;br /&gt;Sayılar devam eder…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzüme sormuşlar:&lt;br /&gt;Hangi şarabı yapalım seninle?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzüm cevaplamış:&lt;br /&gt;Şarap yapmayın beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı demiş:&lt;br /&gt;Kafası güzel bunun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz demiş:&lt;br /&gt;Dinlemeyin ezin durun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkılar, şiirler, türküler peşine takılır da&lt;br /&gt;Bakmaz yüzlerine haspa&lt;br /&gt;Yüz vermez delikanlılara &lt;br /&gt;Akça pakça yarlara&lt;br /&gt;Yürür gider salına salına&lt;br /&gt;Başkalarına şakımaya&lt;br /&gt;Dünyayı kırmızıya boyamaya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sohbetler, şakalar, balolar masalarda dururlar&lt;br /&gt;Gözlerimizin içinde fil dişi pırıltılar&lt;br /&gt;Yüz vermeyiz kimseye&lt;br /&gt;Gelene geçene&lt;br /&gt;Tanımayana bilene&lt;br /&gt;Tek biz varızdır dünyada&lt;br /&gt;Beyaz bulutların üstünde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3653819221645749301?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3653819221645749301/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/beyaz-sarap-ile-kirmizi-sarap.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3653819221645749301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3653819221645749301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/beyaz-sarap-ile-kirmizi-sarap.html' title='BEYAZ ŞARAP İLE KIRMIZI ŞARAP ARASINDAKİ YEDİ FARK'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4239785700315665036</id><published>2010-02-22T21:11:00.001+02:00</published><updated>2010-02-22T21:39:44.105+02:00</updated><title type='text'>4C</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4LV3BEEIRI/AAAAAAAAACk/K9PRPNzFPjw/s1600-h/13061_1273338562423_1498682596_30744078_2443161_n.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4LV3BEEIRI/AAAAAAAAACk/K9PRPNzFPjw/s320/13061_1273338562423_1498682596_30744078_2443161_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" http-equiv="Content-Type"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Generator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Originator"&gt;&lt;/meta&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CErdem%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;/link&gt;&lt;style&gt;&lt;!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal	{mso-style-parent:"";	margin:0cm;	margin-bottom:.0001pt;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:12.0pt;	font-family:"Times New Roman";	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";}@page Section1	{size:595.3pt 841.9pt;	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt;	mso-header-margin:35.4pt;	mso-footer-margin:35.4pt;	mso-paper-source:0;}div.Section1	{page:Section1;}--&gt; &lt;/style&gt;  &lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;4C&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Çalışanlar kötülük düşünmeye zaman bulamaz, tembeller ise kötülükten kurtulamaz. Hz. Ali&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;“Herkesi işten çıkaracaklarmış.”dedi kocası.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Yoksulluğun yıllardan beri damarlarına işlediği sabırla bulaşıkları yıkamaya devam ediyordu. Mermer tezgahın üzerine dizdiği sabunlu bardakları durulamaya başlamıştı. Önlüğünün üzerindeki çiçeğin yaprakları solmuştu ve önüne düşen saçını bileğiyle savuşturuyordu. Hiçbir şey demedi kocasına. Söyleyeceği sözlerin boş ve anlamsız olduğunu biliyordu belki de. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Bugün kimlik bilgilerimizi aldılar. Yarı maaşla başka bir yerde çalışacakmışız.”&amp;nbsp; dedi Nazım ağabey. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Daracık mutfakta, yerdeki seramiklerin yarısını kaplayan yolluğun kenarını kıvırıyordu sağ ayağıyla. Karşısındaki sandalyede oturuyordum, sandalyelerin sırtı duvara dayanmış şekilde, tezgaha doğru. Başı öne eğik, bir ses bekliyordu karısından. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Eldivenlerini çıkarıp lavabonun kenarına koydu Piraye yenge. Çatlamış ellerini tezgaha dayadı. Korktum. Kavga çıkar da arada kalırsam ne yapardım. Saçlarını topladı yavaşça. Nazım ağabeyin ayağına takılıyordu gözüm. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Hayırlısı olsun, ben bir çay koyayım.” derken, turuncu renkli yolluğun üzerine göz yaşları dökülmeye başladı. Ağladılar. Usulca dışarı çıktım.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Kusura bakma ağabey zamansız geldim. Parti toplantısı var da akşama. Onu haber verecektim.”&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Ne kusuru” dedi, sustu. Plastik terliğin yenmiş ucuyla kapının önündeki taşları kenara çekiyordu. Kapının üzerindeki lambanın ışığı tam yüzüme, Nazım ağabeyin gölgesi bedenime düşüyordu. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“İyi akşamlar” dedim. Utanıyordum. Çalışmak isteyen insanların neden çalışamadığını anlamıyordum. Kafam almıyordu bu düzeni. Nasıl da ağlamıştı koca adam?&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Arkama baktım. Hala taşlarla oynuyordu. Arkasından sızan floresan ışığı; omuzlarına iliştirilen iki &amp;nbsp;beyaz kanat oluşturuyordu ve bu kanatlar kristal gibi parlıyordu. Başı öne eğik, bir eli cebinde, uçmaya hazır bir melekti sanki. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Şehir merkezine kadar kimseyi görmedim yolda. Büyük şehirlerde böyle değildi oysa. İstanbul’a ilk ve tek gidişimi hatırlayamadan parti kapısında buldum kendimi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kocaman bir ateş böceği, arkasında nur ve umut. Seviyordum partimizin amblemini. Başım dik, kollarım hafif geride çıktım merdivenleri. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Ankara’ya gitmiş” dediler, bir hafta sonra. Eyleme katılacakmış. Üzüldüm ve kızdım. Kınamıştık hepsini parti toplantısında. Bilseydim haksız olduklarını, yalandan ağlamalarına da engel olurdum ama, bilmiyordum. İşçi takımı işte, devlete sırtını dayamış bizim cebimizden geçinecek. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kandırıldığımı hissediyordum. Öfkeliydim hepsine. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Din düşmanları, sermaye düşmanları, komünizm özentileri…”&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;İçimden saydırıyordum küfürleri.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Piraye’yi gördüm yolda. Üstün körü kapatmış başını. Kocası devlete başkaldırmış, kendisi çarşıda. Nefret dolu gözlerle baktım. Anladı gözlerimden. Nazım’ı da Piraye’yi de yaşatmayacaktım buralarda. Gençlik kolu başkanıydım, ilçemize kara vuranları koruyamazdım…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Özelleştirmeyse özelleştirme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım maaş nelerine yetmiyordu? İnsanlar aç memlekette, iş diye inliyorlar. Bunlar, bu nankörler, iş beğenmiyorlar... &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Hamza’yı gördüm kahvede. Hararetli hararetli anlatıyordu. Kulak kabarttım, sinirlerim kabardı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“Sen ne bilirsin ki, babadan zenginsin aylak aylak dolaşıyorsun.” dedi, “Hainlik yapma.” dediğim de…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;“4C şöyle, 4C böyle…” diye bağırmaya başladı. Üzerini toz kaplamış ampulün ışığı üzerine yağıyordu sanki. Elindeki kağıdı bir sağa bir sola sallıyordu. Yüzü kıpkırmızı olmuş, “Hakkımız!” diye haykırırken şeytanın ta kendisiydi…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Ayağına tükürdüm, dışarı çıktım. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Kahvenin önündeki tahta sandalyeye oturmuş bir adam başını öne eğmiş, sağ ayağıyla toprağı eşeliyordu ve güneş ağacın dallarına takılmış gibi duruyordu. Arkama bakmadan yola koyuldum.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt;Fotoğraf: Ece SÖNMEZ &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4239785700315665036?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4239785700315665036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/4c.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4239785700315665036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4239785700315665036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/4c.html' title='4C'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/S4LV3BEEIRI/AAAAAAAAACk/K9PRPNzFPjw/s72-c/13061_1273338562423_1498682596_30744078_2443161_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-192727403368997551</id><published>2010-02-21T21:00:00.003+02:00</published><updated>2010-02-21T21:12:40.142+02:00</updated><title type='text'>KISA VE ÖZ</title><content type='html'>KISA VE ÖZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;Sicimle tavana astığım uçağa binip,&lt;br /&gt;Bantla duvara yapıştırdığım haritaya girip,&lt;br /&gt;Kalemle kağıda yazdığım "seni"&lt;br /&gt;Sınırsız bir adada&lt;br /&gt;Öpmek istiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çocuğun rüyasına gülüp,&lt;br /&gt;Kısa ve öz&lt;br /&gt;Yaşamak istiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-192727403368997551?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/192727403368997551/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/kisa-ve-oz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/192727403368997551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/192727403368997551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/kisa-ve-oz.html' title='KISA VE ÖZ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2537025447840093405</id><published>2010-02-14T18:02:00.003+02:00</published><updated>2010-02-14T19:25:18.916+02:00</updated><title type='text'>ÇUKUR</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kendi koşulumun dışında olan bir anlamın benim için anlamı ne?&lt;/span&gt; - Albert Camus&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÇUKUR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerde yatan adamın etrafında yuvarlak hareler oluşturacak şekilde toplandılar. Adam ölmüştü. Cesede en yakın duranlar, olay hakkında yorum yapma hakkını kendinde bulan orta yaşlı mahallelilerdi. Onların arkasındaki yuvarlağı oluşturanlar, tecrübelerinin gerektirdiği sessizlikle kısa ve öz cümleler kuran mahallenin ihtiyarlarıydı. En arkada oluşan hareketli ve geniş yuvarlak ise; ölümü, ölüyü şaşkın gözlerle çıt çıkarmadan izlemeye çalışan çocuklardan oluşuyordu. Yukardan bakıldığında; durgun suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalanmayı andırıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Vah zavallı.” dedi kadınlardan biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Yavaş oğlum…” diye veryansın etti adamlardan biri, pantolonunu çekiştiren çocuğa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım metre çapında, on beş yirmi santim derinliğinde ve kırık kaldırımın bittiği yer ile asfalt yolun birleştiği yerdeydi çukur. Adamın sol ayağı çukurun üstünde, sağ ayağı kaldırma yaslanmış şekilde sırt üstü yatıyordu. Başından süzülen kan saçının altından akmış ve sanki kaynaktan çıkan nehir kollarını andırıyordu. Kalabalığın içinden tanıyalar çıktı adamı. Sokağın sonundaki evin çatı katında otururmuş. Yarı meczup, yarı akıllı sağdan soldan para dilenir, içki içer dolanırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoş ve pis bir adamın gecenin karanlığında çukura takılıp düşmesi ve ölmesi çoğu insanı ilgilendirmedi. Yoldan geçen yabancılar adımlarını hızlandırdılar. Apartmanların üst katlarından pencerelerini açıp bakanlar bu manzara karşısında soru sormak ihtiyacı bile hissetmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az ileride bir köpek uyukluyordu. İnsanların sokağı hareketlendirmesiyle birlikte huzursuz bir kaşınmaya bıraktı kendini. O her şeyi görmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte uyandım. Sabah namazı duvardan duvara yankılanıyordu. Evden çıkıp yürümeye başladım. Sokağın diğer ucu karanlık, benim yürümeye başladığım yer aydınlıktı. Sanki güneş arkamdan doğuyordu da, her adımım dünyaya umut saçıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerime doğru sallanarak gelen adamı son anda fark ettim. Uyku mahmurluğundan olsa gerek yolumu değiştirmek de geç kaldım ve sol kolum adamın sol koluna teğet geçti. Önemsiz bir şeydi fakat tedirgin oldum. Adam ani bir hareketle kolumu tuttu. Korktum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Para istiyor. Yalvarıyor. Ayakta zor duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafifçe ittim onu. Kolumu kurtarıp yürümeye başladım. Arkamdan küfürler ediyordu. Kafamı çevirip baktım. Okyanusun ortasında gemi dalgaların arasında can çekişirken güverteyi silmeye çalışan tayfayı andırıyordu. Kızgın ve umarsız. Köşeyi dönüp kayboldum. Evet ben kayboldum. O hala bıraktığım yerde bağırıyordu. Sesi boş sokakta yankılanıyordu. Üstelik ezan bitmişti. Kalbimin atışlarından düşüncelerimi duyamıyordum. İşe geç kalmamak için hızlandım. Arkamdan köpekler geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam sokağa döndüğümde arkadaşlardan duydum. Sarhoşun biri çukura takılmış, sırt üstü düştüğüne göre biri itmiş olmalıymış, adam ölmüş, kimsesi yokmuş, önemli de değilmiş, akşam dışarı çıkacak mıymışız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olamazdı. Adam ayaktaydı ve küfür ediyordu. Ya onunla yan yana gördüyseler beni. Sese çıkan biri iteklediğimi gördüyse ve o an pencereyi kapattıysa. Adamın düşmediğini göremediyse. Soğuk terler boşalmaya başladı alnımdan. Başım dönüyordu, düşünemiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla çıktım merdivenleri. Kilitledim odamın kapısını. Ben yapmadım. Ama ya biri gördüyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam sallanarak bağırmayı bıraktı. Sakin ve dingin bir şekilde arkasına döndü. Yenilmiş bir tükürük fırlattı sokağa. Yapamamıştı. Tükürüğün yarısı kirli montuna bulaştı. Başı önünde kolunu ceketine sürterken çukurun yanından geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağın aydınlık köşesinden döner dönmez çıktılar karşısına. Arap, Zayıf ve Kurt. Çocuklar bu isimleri takmıştı onlara…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahallenin hakimiydiler. Hele bu saatlerde, ışığın yarısı uyanık gerçeğe vururken diğer yarısı yalanların tatlı rüyasındayken, gözleri çakmak çakmak birer bekçiydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüne birden korku dolu gözlerle baktı adam. Bir saniye içinde üçünün iktidar alanında olduğunu anladı. Alkole doymuş cesareti sayesinde ağzını açacak gibi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havlamaya başladılar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam tekme savurmaya çalıyordu. Geri geri yürüyerek vücuduna ve reflekslerine hakim olmaya çalışıyordu. Köpeklerin keskin dişleri parlıyor ve kazanmak istiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kontrolsüz adımlarından biri çukura girdi adamın. Geriye doğru düştü. Havlama sesleri arasında çıkardığı sesin hiçbir önemi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçü de kokladı cesedi. Kazanmışlardı. Sokağın karanlık ucuna doğru güneşle birlikte gittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyuz ise oradaydı. Çocuklar bu ismi takmıştı ona. Her şeyi gördü ve uyumaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odamın kapısı  çaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Çık oğlum saatlerdir odadasın.” dedi annem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavaşça çevirdim kilidi. Katil olduğuma inanan ellerim yüreğimin zindanlarını açar gibi açtı kapıyı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Rengin atmış, ne oldu sana? “ dedi annem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yapmadım. İttim ama ben yapmadım. Ağlamaya başladım. Vicdanımın gerdiği yayın içindeydim artık ve düşünemiyordum. O anın kareleri bulanıklaşmaya başladı. Belki de düşmüştü adam. Ben görmemiştim. Hatırlamıyorum hatırlamıyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Yok bir şey “ dedim anneme. Kapıyı kapattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köpekler havlıyordu dışarıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben katil değilim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2537025447840093405?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2537025447840093405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/cukur.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2537025447840093405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2537025447840093405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/cukur.html' title='ÇUKUR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1255180497761518412</id><published>2010-02-14T01:42:00.002+02:00</published><updated>2010-02-14T11:35:41.373+02:00</updated><title type='text'>SIRDAŞ</title><content type='html'>Bir şişelik sırdaş yüreğim,&lt;br /&gt;Sonra satar adamı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1255180497761518412?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1255180497761518412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/bir-siselik-srdas-yuregim-sonra-satar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1255180497761518412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1255180497761518412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/bir-siselik-srdas-yuregim-sonra-satar.html' title='SIRDAŞ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4322860471004012060</id><published>2010-02-07T18:18:00.000+02:00</published><updated>2010-02-07T18:19:41.125+02:00</updated><title type='text'>DERİN BİR VADİYDİ MARMARA</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;DERİN BİR VADİYDİ MARMARA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliç’e doğru kıvrılan boğaz akıntısının Galata köprüsüyle buluştuğu yerde toplaşan melekler, üşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ise onların varlığından habersiz bir şekilde, gri denizin üzerinden teğet geçirdiğim bakışlarımı saraya çarptırıyordum. Ellerim cebimde, Karaköy iskelesinin köprüye doğru uzattığı otoparklı kaldırım ile köprünün alt girişinin kesiştiği yerde düşünüyordum. Arkamdan geçen insanların telaşı beni tedirgin ediyordu. İskelenin önündeki simitçi nasıl dayanıyordu bu gerginliğe? Büfeci? Ya da saray? Koşan ama neden koştuğunu unutalı çok olmuş bir şehir. Yağmur yağmıyordu. Yine de, havada asılı duran damlalar rüzgar marifetiyle yüzüme çarpıyor ve uyuşturuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok durmadım orada. On, belki on beş dakika. Gördüğüm ya da gördüğümü sandığım her neyse;  işaret, rüya veya hayaletlerin başıma üşüştüğü bir delilik anı… hayatım boyunca unutamayacağımı biliyorum. Kısacık sürdü. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede olanları başka kim gördü bilmiyorum. Bulutların içinden çöken erken akşam yerini çiğ lambaların aydınlığına bırakmıştı. Bakışlarım anlamsızlaşmıştı ve şehir saçma bir pes etmenin arifesindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerimi buz gibi korkuluğa yasladığımda, dalgaların tok sesleri haricinde bir ses duydum. Arkamdan geçen insanların telaşı kaçışa dönmüştü. Evlerine veya her nerede kalıyorlarsa oraya gitmek için yarışıyorlardı. Bu yüzden bir birlerinden nefret ediyorlar ve nefretlerini yüzlerine yerleştiren savaşçılar gibi kafalarını oynatmadan etraflarına bakıyorlardı. Beni görmediklerine eminim. Çünkü ben duruyordum ve onların kaybedenlerle işleri olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ses aşağıdan geliyordu. Karadan denize doğru boruların uzandığı, denizin boruları kapatmak istercesine kabardığı köşeden. Titremeyle karışık billur bir inleme sesi. Kafamı öne doğru eğip aşağı doğru baktığımda ise bana bakan bir çift göz gördüm. Arkasında, derin uzaklarda binlercesi daha vardı. Ne kadar süre baktım bilmiyorum. Lokanta ışıkları suya yansıyordu ve yüzleri seçilmiyordu. Belki de yüzleri yoktu. Sanki görmek için değil de, göstermek için bakıyordu. Önce ses kesildi. Sonra gözler denizin dibine doğru batmaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamı kaldırıp Eminönü’ne baktım. Ellerimi tekrar cebime soktum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki bir an için sular çekildi. Kız kulesi, küçük bir tepenin üzerindeki şato gibi kaldı. Haliç’in boğaza döküldüğü yerde; iskeletler, tenekeler, şişeler, çürümüş gemiler, bilezikler, zincirler, çöpler… çamura ve yosuna bulanmış şekilde duruyordu. Şehrin ışıkları suda yansıyamadığı için karanlık çökmüştü. Dalga sesi yoktu ve şehir yükselmişti. Yüksek, karanlık ve sessiz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim. Gördüğüm şeylerin gerçek olmadığına kendimi inandırmaya çalıştım. Soğuktan donmuş aklımı nevrotik kıskaçlara itip, bu halüsinasyon halinden kurtarmak için uğraştım. Gözlerimi tekrar açtım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir vadi gibi duruyordu Marmara. İskelelerden başlayan uçurum şehir insanlarını pusuda bekleyen eşkıya yapmıştı adeta. Saray görkemine görkem katmış, karanlık bir çöle hükmediyordu. Vapurlar, gemiler, kayıklar yosunlu toprağın üzerinde acı sirenlerini öttürüyordu. Şiirlerin yansıdığı yakamozlar, içkilere meze yapılan lacivert oynaşmalar, oltaların ucuna umut takan sular artık yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ateşiniz var mı?” dedi bir kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyla irkildim. Ona doğru döndüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok” dedim. “Sigara kullanmıyorum. Hiç kullanmadım.” Neden hiç kullanmadığımı söyledim, bilmiyorum. Ağzımdan çıktı. Bağlayıcı bir cümle söylersem kadın yanımdan ayrılmazdı diye belki. Umursamadan başını çevirirken:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Teşekkürler” dedi ve yürümekte olan bir adama sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam aceleyle çıkardı çakmağını. Kendisinden çakmak istendiği için mahcuptu sanki. Kadının yüzüne bakmaya çekinerek, uzattı kadına çakmağı. Baş parmağıyla çaktı kadın. Rüzgardan dolayı yanmadı çakmak. Kadın yardım ister gibi baktı adama ve adam ellerini rüzgara siper etti, aceleyle. Kadın başını öne doğru eğdi hafifçe. Sigaranın etrafını sardı adamın büyük elleri. Kadının küçük eli girdi araya turuncu bir sıcaklıkla ve dudağının arasındaki sigarayı yaktı. Sigaranın dumanı, cadde ışıklarının himayesinde yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Teşekkürler” dedi kadın. Rica etti adam ve hızlıca yürümeye başladı. Kadın ise, sanki adamla aynı yöne doğru yürürse suç işlemiş gibi hissedeceği için, bilmez bir şekilde tramvaya doğru yürüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkamı döndüğümde denizi görecek miydim? Kulaklarımı kabartıp dalga seslerini yakaladım. Hızlıca döndüm arkama. Ellerimi korkuluğa dayadım. Eğilip suya baktım. Her şeyin başladığı gözleri görmeyi umuyordum. Siyah suyun içinde hiçbir şey yoktu. İyice üşüdüğümü hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliç’e doğru kıvrılan boğaz akıntısının Galata köprüsüyle buluştuğu yerde toplaşan melekler, üşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık onların orada olduğunu biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… gördün mü?” dedi biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanlandım. Soğuk alnımı ateş bastı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gördüm” dedim. “Siz gördünüz mü? Derin bir vadiydi Marmara”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Az önce buradan geçtim. Saatimi düşürmüşüm. Gördün mü?” dedi gözleri parlayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Maalesef görmedim.” dedim. Memnuniyetsiz bir şekilde, hiçbir şey demeden aramaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yöne yürürsem kendimi suçlu hissedeceğim için arkamı dönüp yürüdüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-4322860471004012060?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/4322860471004012060/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/derin-bir-vadiydi-marmara.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4322860471004012060'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/4322860471004012060'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/derin-bir-vadiydi-marmara.html' title='DERİN BİR VADİYDİ MARMARA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6398162455460034674</id><published>2010-02-05T11:31:00.002+02:00</published><updated>2010-02-05T11:54:45.906+02:00</updated><title type='text'>KATİL EVLENDİ...</title><content type='html'>KATİL EVLENDİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Hrant Dink'in katili Ogün Samast, F Tipi Kandıra Cezaevi'nde evlendi&lt;/span&gt;" Haberi üzerine yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katil seviciler&lt;br /&gt;Her yerdeler.&lt;br /&gt;Gurur duyduklarından uzak durun&lt;br /&gt;Yoksa sizi de yerler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan ile beslenirler&lt;br /&gt;Pişkindirler&lt;br /&gt;Elleri, yürekleri kirli&lt;br /&gt;Gözünün yaşına bakmaz öldürürler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayrağın önünde sırıtıp,&lt;br /&gt;Poz verdiler.&lt;br /&gt;Pis kanı&lt;br /&gt;Onurlu kana &lt;br /&gt;Denklediler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye kısırlaştırıken köpekleri&lt;br /&gt;Onlar hapishanede &lt;br /&gt;evlendiler&lt;br /&gt;evlendiler...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6398162455460034674?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6398162455460034674/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/katil-evlendi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6398162455460034674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6398162455460034674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/katil-evlendi.html' title='KATİL EVLENDİ...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8877611175317565134</id><published>2010-02-03T00:57:00.002+02:00</published><updated>2010-02-03T13:40:59.871+02:00</updated><title type='text'>NEREDESİNİZ?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;NEREDESİNİZ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karlar altında kaldı yalnızlığın. Gözlerini kapatıp kalp atışlarını dinlerken yakaladım seni. Duvarlara iliştirdiğin şiirlere öfkeli bakışlar fırlatırken gördüm. Anıları aklından silmek için gecelerce uyumadan kitap okuduğuna şahit oldum. Hikayeler dolduruyordu beynini ama anıların da kendilerine sığınacak dehlizler buluyordu. Sen beni fark etmedin. Ben seni izliyordum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elini boşluğa uzattın. Eskiden o ele ne kadar şefkat gösterildiyse, o kadar üşüdü elin. Morardı yavaş yavaş. Kendini kaybedip yere düştüğünde sırtımdan çıkardığım şiirle sardım seni. Şimdi daha iyisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalem tutacak gücü kendinde bulduğunda yanından ayrıldım. Bütün gece seni düşündüm. Senin beni düşündüğünü düşündüm. Yalnızlığına vurduğum gölgeden çıkışını ve gözlerinin umutla parladığı an ile elinin ateşlere bulandığı anın birbirine bağlandığını düşündüm. Sen de beni düşünüyordun, biliyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimdim? Neydim? Nereden gelip, nereye gidiyordum? Neden sana yardım etmiştim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çektin sandalyeyi usulca. Ellerini ovuşturarak konuşmaya başladın. Üç cümlede bir kendine “deli” dedin öfkeli bir şekilde ve kendini toparlayıp konuşmaya devam ettin. Benim kim olduğumu bulmak için cümlelerin arasına bakıyordun. Kaldırıyordun onları. Lise kitaplarının arasından tozlu ergenlik notları çıkıyordu karşına. Çıplak kadınlar çıkıyordu. Aşktan utandığın beyaz senelere dair ip uçları sarkmıştı küflenmiş, kartallı berenin köşesinden. Aklının son demlerindeki dolaplardan tozlu dostlar fışkırıyordu. Hararetli sözlerin yakamozlandığı tozlar ve gülmelerin toplandığı halı kenarındaki kıllar karşılıyordu seni. Pişman olduğun anlarda flaş gibi yüzüm beliriyordu. Gözlerini kamaştırıp konuşmaya devam ediyordun. Sapkın konuşmaların yüreğinden kopardığı çiçeklere acıyordun. Buharlaşan camına “saçmalık” yazıyordu biri usulca, ellerine bakıyordun ve o yazıyı yazanın sen olmadığını anlıyordun. Etrafına baktığında ise karanlık bir ışık vuruyordu yüzüne. Rüya olduğunu düşünüyordun. Cümleler düşüyordu kafana. Maaşlar, kredi kartları, vicdan ve sahtelik düşüyordu. Üstüne gelen pırıltı sürüsünü mutluluk sanıyordun. Gülümsüyordun. Yaklaşıyorlardı. Yaklaştıkça kalbin hızlanıyordu. Yanına gelmeden üstünden geçtiler. Gri tozlarını yuttuğun televizyonların arkalarından bakarken görüyordun kendini. Kendini seyrediyordun. Buharlaşan cama yazı yazan parmağın sana doğru sallandığını görüyordun. Klavyeye inen her darbede tükendiğini hissetmene rağmen susuyordun. Konuşmaya devam ettin sonra. Kömür sobasının üzerindeki kestaneler elini yaktı. Arnavut kaldırımlı taş sokağın içindeki yapışkan göçmen ruhunu üzerinden atacak cümleler tekrarladın. Yorgan yığınının içinde silah arayan baba gibi beni arıyordun kelimelerin içinde. İlk okuduğun kitabı karıştırıyordu zihnin. Çağrışımların içinde nefes aldığını hissediyordun kalbinin: Ölü Canlar… Sonra tekrar boşluk. Kayan yıldızlardan dilek dilenen saflık ve meteor yağmurunun içinde, tam da Anadolu’nun ortasında açık kapı ararken kapı bile bulamayan insanları düşündün. Kendini el yordamıyla yerleştirdin aklına. Geçmişin allak bullak olmuştu. Bu kadar zahmet karşılığında beni bulman gerektiğine inanmıştın. Bir kez daha yenilirsen yaşayamazdın. Dilin damağın kuruyana kadar konuştun. Üç cümlede bir “deli” dedin kendine. Çünkü hiçbir önemi kalmamıştı artık. Eski bir kütüphanenin içinde tekme tokat dövüyordun kendini. Aklının önemi kalmamıştı. Tek bir amacın vardı. Beni bulmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben seni düşünüyordum. Görüyordum da. Aklından diline düşenleri duyuyordum. Beni aramak için girdiğin yolun sonundaki evde, yanı başımda sen, seni düşünüyordum. Sen o kadar uzaktaydın ki, asla bana ulaşamayacağına dair gelen mektuplara inanmak istemediğim halde üzülüyordum. Nefesin perdemi şişiriyordu. Neden sana yardım ettiğimi hiç sormadım kendime. Demlediğim çayın altına su koymayı unuttuğumu söylediğimde eğreti bir gülüş attın odama. Yolların arasına dağlar girdiği için konuşmaların yankılanıyordu. Hala beni arıyordun. Ben senin tarafından bulunmak istiyordum. Tekrar oturdum kağıdına. Yorgun görünüyordun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni sevmemelerini gördün bir çekmecede. Eski sevgiline ait pembe bir tokanın altında, daha eski sevgiline ait resim kaleminin yanında, olmayan sevgiline ait filmin bitişiğinde, kokusu hala duran ışıltılı bir bilekliğin önünde. Çekmeceyi dolaptan çıkarıp, bütün eşyaları bir köşeye fırlattın ve uzun uzun baktın seni sevmemelerine. Jelatinin parlaklığında kirli ampulün anlamsız ışığı yansıyordu ve avuç açıp dilendiğin sevgilerin altın şeklinde alüminyum kaplı çikolatalar olduğunu yeni yeni anlıyordun. Kalbinin üstüne götürdün elini. Titreyen alev gibi atıyordu. Beni bulduğun an oluşacak rüzgarla birlikte sönmeyi umuyordu. Durmayı. Kanını sadece yüreğinde hapsetmek istiyordu. Kalbin kanını damarlarından kıskanıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayığa binmiş kürek çekerken gördün bedenini. Fener olduğunu tahmin ettiğin şeyden ışık geliyordu. Deniz çarşaf gibiydi. Gündüzdü. Sen ışığı görüyordun. Haliç’ten yanan mumlar riyakarlığı gösteriyordu. Ben fenerin orada, denizin ortasında, yolun sonunda, seninle birlikte, seni bekliyordum. Gücün kalmadı. Bayıldın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözünü açtığında ben karşındaydım. Masa lambasının altında, Asya’nın steplerini anlatan lezzetli bir romanı okurken uyuya kalmıştın. Bu senin ilk uyuyakalışındı. Gülümsedim. Sen de gülümsedin. Karşındaki camın buharlaşan kısmında “saçmalık” yazıyordu. Buharlaşmayan kısmında kar taneleri dans ediyordu. Yavaşça sildim yazıyı. İçini huzur kapladığını hissettim. Konuşacak gibi oldun. Gittim. Rüya olmadığını kanıtlamak için yeterince durmuştum. Arkamdan bakarken sen, arkandan bakıyordum ben. Gittik. Mutluyduk artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8877611175317565134?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8877611175317565134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/neredesiniz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8877611175317565134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8877611175317565134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/neredesiniz.html' title='NEREDESİNİZ?'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8138874268632660553</id><published>2010-02-01T01:45:00.000+02:00</published><updated>2010-02-01T01:46:31.175+02:00</updated><title type='text'>RUM MEYHANECİLER</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CUsers%5CErdem%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;RUM MEYHANECİLER&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Eskiden Rum meyhaneciler vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Şair yaparlardı insanı&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Tavanda balık ağı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Masalarda muhakkak çiçek.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Müziğin kolunda gülen şiveyle,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Rakı balık o zamandan kardeş…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Eskiden Rum meyhaneciler vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Veli, Rifat, Cevdet.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Şiir ışıktan akardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hem arkadaşlıktan.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Masalarda muhakkak muhabbet,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İnsan vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Gözyaşı vardı…&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Eskiden Rum meyhaneciler vardı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Veli, Rifat, Cevdet.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Gülüşler seneleri aştı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kulağımda nihavent.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Masalarda muhakkak hasret,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Adam gibi adamlar,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Dağdan yürekler vardı.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8138874268632660553?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8138874268632660553/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/rum-meyhaneciler.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8138874268632660553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8138874268632660553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/02/rum-meyhaneciler.html' title='RUM MEYHANECİLER'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-547775974949637012</id><published>2010-01-23T22:45:00.000+02:00</published><updated>2010-01-23T22:46:48.068+02:00</updated><title type='text'>UĞURSUZ MASAL</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;UĞURSUZ MASAL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulutun içinde yaşayanların öyküsü bu. Yıldırımlar eken, yağmurlar püsküren, fırtınalara gülen, dolu olup kıran ve bazı baharlar seven insanların öyküsü bu. Gözün gözü görmediği, aşkın aşka değmediği, gönüllerin rutubetli, akılların geceye bulaştığı caddelerde sözlerin gerçeğe düşemeden yere düştüğü duman rengi toprakların öyküsü bu. Uğursuz sisin içinde umut arayanların ve zamanın griliğinde beyaza kaçmaya çalışanların öyküsü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut ülkesinin aydınlık neferlerine selamla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulut ülkesinin sis kralı, Evlet bağırdı: “ Ne oluyor orada?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bir şey yok, bir şey yok” diye inledi Elpençe. Hareketleri kontrolsüzleşiyordu kralın karşısında. Avuçları terliyor, sağ omzu belirli aralıklarla ileri geri oynuyor ve başı önde kekeliyordu. Halkın arasına karışmadan önce, şişede sakladığı bahar bulutunu üstüne döker ve gri takım elbisesini yalan dolabına koyardı. Tam bu sırada bağırmıştı yüce kral. Yarı beyaz yarı gri, bakıldığında bir parça alacalı dumanı andıran gövdesini toparlamaya çalışırken. Yeni dönmüştü Çiğ şehrinden. Sisli caddelerde yürümüştü. Kulağını yağmurdan kapılara dayayıp halkın konuştuklarını dinlemişti. Dilden dile dolaşan dedikoduları yüce Evlet’e yetiştimek için koştururken de, ayağı bir kaleme takılmış ve yuvarlanmıştı. Her yer buluttan olduğu için ses çıkmamıştı tabi ki, ama kalemin sıyırdığı yerden sızan güneş bir anda aydınlatmıştı ortalığı. İçinde taşıdığı kara düşünceleri kusarak bertaraf etse de aydınlığı, yüce kralın gözü kaymıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nereden geldi o aydınlık?” dedi yüce kral.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kralın huzuruna titreyerek çıkan Elpençe, masada duran kadehin içindeki yıldırım şarabını bir yudumda içti. Yüzü olmayan ulu karanlığa bakmadan, “ Çocuk yürekli bir zavallı yeri kaldırmış, sürekli geri sardığım aklımda oluşan katran karası dumanlarla hemen hallettim sorunu efendimiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memnun olduğunu ifade eden sesler çıkardı Evlet. Hortumlar gibi dönüyordu elleri, kalbi yıkıcı kasırgalar gibi atıyordu. Ne zaman ve nasıl kral olduğunu kendi de bilmiyordu. Acı, hüzün ve umutsuzluk yaymak için doğmuştu. Barutun rahminden, çocukların fillere benzettiği pamuk bulutları zapt edene kadar geçen süreyi de hatırlamıyordu. Bildiği tek şey; gölgeli avlularda yapılan pazarlıklar sonucu sahip olduğu gücü kaybetmemek için sürekli düşünmesi gerektiğiydi. Sürekli soğuk, sürekli loş karanlık, sürekli tedirginlik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne var ne yok?” dedi. “Kulağıma çalınanlar doğru mu? Halkın dumanları süpürmek için heveslendiği, Kalemcilerin güneşten mürekkep yapıp bildiriler yazdığı, mumcu sefilinden aldıkları mumlarla karanlığa meydan okudukları doğru mu? Neler oluyor Elpençe? Kalemciler denen örgütün başı kimmiş öğrenebildin mi? Mumcunun dükkanını kapatmak için Hilalbıyıkları neden hala görevlendirmedin? Nedir bu aydınlık safsatası? Konuş işe yaramaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elpençe böyle bir çıkışa hazırlıklı değildi. Eli ayağı iyice tutmaz oldu. Sözcükler boğazında tıkandı. Yüce kralın duydukları doğruydu. Kalemciler iyice azıtmıştı. Yüce kralın tüfek şeklini verdiği olis güçleri her yere baskınlar veriyordu ama bir türlü ele başlarını yakalayamamışlardı. Mumcunun dükkanı dolup taşıyordu. Geceleri bile kitap okuyanlar vardı. Hilalbıyıklar bu zamana kadar karanlığı çok iyi korumuşlardı. Bulut ülkesinin ışıksızlığına tapmışlar ve “seviyoruz seviyoruz” dedikleri ülkelerini, uzak diyarların sömürücü yeşil akçesine satmışlardı. Bu akçe ki; küften, kandan, acıdan, yalandan ve çalmaktan yeşermişti. Uzak diyarların efendileri Bulut ülkesinin İlliyetçileri ile oynuyor ve yeşil akçe karşılığı pis işler döndürüyordu. İşte Hilalbıyıklar güçlerini buradan alıyorlardı. Halk arasında gök gürültüsünü seven güruhun “Bulut ülkesi sizinle gurur duyuyor.” nidaları arasında Evlet’in desteğiyle büyüyor ve hazır kıta bekliyorlardı. Uhafazakarlar ve Eriatçılar takkeli sisin arasından gülüp, avuçlarını bir birine sürtüyorlardı. Bulutun içi toz dumandı. Karanlığa karşı mum ışığında kalem bileyenler ile aydınlığa karşı gece soğuğunda pusu yontanlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elpençe hiç birini anlatamazdı yüce krala. Bu işi halletmeliydi. Ama nasıl? Bu sefer farklı bir güç hissediyordu. Ya başarırlarsa diye düşünmekten kendini alamıyordu. Üzerine düşünüp bir çare bulana kadar Evlet’i oyalamalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Her zaman ki şeyler” dedi Elpençe. “ Bazı çağdaşlık budalaları homurdanıyor. Önemsenecek bir şey yok. Yine de gerekeni yapacağım efendimiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlet ayağa kalkmış sarayın penceresinden bakıyordu. Hiçbir şey göremiyordu. Gülümsediğini ifade eden ufak bir ses çıkardı. Elpençe’ye döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bu pencereden baktığımda karanlık ve şimşekli bulutlar yerine güneşin aydınlattığı mavi gök yüzünü görmek istemiyorum. İstediğin kadar yeşil akçe sana. Güç, silah, yalan ve dolan… Kitaplar mum aleviyle birleşsin, kara dumanın kokusu herkesin genzine yerleşsin ki, anlasınlar yüce Evlet’in kudretini. Derin, sığ bütün bulut ülkesinin gri nefesimle yönetildiğini.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkuyu iliklerine kadar hissetmişti Elpençe. “ Tamam efendimiz “ deyip geri geri selam vererek çıktı sarayın kapısından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çareler düşünerek yürümüş. Gizli ve sinsi planlar yapmış. Kalemcileri tek tek tutuklatmış. Sevda sözlerini, memleket şiirlerini, hasret türkülerini yaktırmış. Mumcunun kapısına erimiş mumlar bırakmış. Tehditler ile gözdağı vermiş. Güneşten sızan her ışığı hapsetmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mumcunun dükkanında toplanan Kalemciler, üzerlerine kabus gibi çöken bu baskı karşısında neler yapacaklarını tartışmaya başlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Vazgeçelim” dedi biri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Kınıyorum seni” diye bağırdı bir diğeri. “ Vazgeçemeyiz. Aydınlık gelecek için savaşmalıyız. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Ara verelim “ dedi biri daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Olmaz “ dedi başka biri. “ En güçlü olduğumuz dönem. Ara verirsek dağılırız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Susanlar da bu insanlık suçlarına katılmış olur. “ dedi mumcu. Herkes onun olduğu tarafa baktı. Mum alevi sallanarak yüzüne vuruyordu ve gözlüklerinde hareler oluşturuyordu. Usul usul konuşmaya devam ettiler. Gerçek sevgi ile doğruyu, güzeli, bilgiyi fikirlere dökmüşlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz.”  dedi mumcu. Sabah olduğunu saatlerine bakarak anladılar. Herkes evlerine dağıldı o gece. Umutlu yürekleri bulutun arkasındaki güneşin aşkıyla atıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gece, Elpençe nefret dolu gözlerini kısarak saate baktı. “ Zamanı geldi “ dedi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rivayete göre o an zaman durmuş. Kötü yürekli bulutların oluşturduğu patlama ile mumcunun dükkanı patlamış. Toz bulutunun içinde mumcunun külleri uçuşmuş ve parça parça umut dökülmüş yere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlet’in kahkahası bütün kulaklarda çınlamış. Elpençe ise gururla kralın karşına çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Aferin “ demiş Evlet. “ Aferin sana sadık hizmetkarım. Kime nasıl yaptırdığını bilmiyorum ama güzel iş çıkardın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Size layık olmaya çalıştım efendimiz.” demiş Elpençe. Kendisi de bilmiyormuş tam olarak kimin yaptığını. Karanlık dehlizlere inip meramını anlatması yetmiş. Zahmetsizce başardığı bu işin sonunda bu kadar çok taktir edilmesi iki yüzlü yüreğini daha bir coşturmuş Elpençe’nin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalemcilerin isyanı kısa sürmüş. Gel zaman git zaman, unutmuşlar mumcuyu. Küllerinin karanlığı her yere sinmiş. Kimsenin aklına güneş gelmez olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evlet iktidarını güçlendirerek Bulut ülkesinde hüküm sürmeye devam etmiş. Kara bulutların şekli her seferinde değişiyormuş. Sandıkların içine atılan kağıt parçaları dışında hiçbir yazı halkın emokrasi düşüncesine giremiyormuş. Elpençe’nin tertiplediği sandık oyunlarında hep aynı döngü sürüp gitmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökten üç elma düşmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri özelleştirilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri yeşermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri darbe almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar ermiş muradına. Biz çıkalım umutlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulutların şekli mi değişiyor nedir? Bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar sanki. Okuyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“ Vurulduk ey halkım unutma bizi “&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-547775974949637012?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/547775974949637012/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/01/ugursuz-masal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/547775974949637012'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/547775974949637012'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/01/ugursuz-masal.html' title='UĞURSUZ MASAL'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-6527449104372043248</id><published>2010-01-05T23:33:00.005+02:00</published><updated>2010-01-06T00:21:26.882+02:00</updated><title type='text'>İSTANBUL - Amerikan Ulusal Kütüphanesi tarafından “tarihi renklendirme” projesi kapsamında renklendirilen 200 yıllık  fotoğraflar ile...</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-a025db0334aeda95" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v23.nonxt8.googlevideo.com/videoplayback?id%3Da025db0334aeda95%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331270387%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D2A85A4D7658D8F627A1A45DFE50BE0BFFD69E291.88FC252890D72E3A816F81384573CDEE67DFF04%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Da025db0334aeda95%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D18XNrgeIZsmgOFpInH7jcgMiHHU&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v23.nonxt8.googlevideo.com/videoplayback?id%3Da025db0334aeda95%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331270387%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D2A85A4D7658D8F627A1A45DFE50BE0BFFD69E291.88FC252890D72E3A816F81384573CDEE67DFF04%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Da025db0334aeda95%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D18XNrgeIZsmgOFpInH7jcgMiHHU&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.  Çok Uzak (Beste ve seslendiren Zülfü Livaneli, şiir Konstantin Kavafis)&lt;br /&gt;2.  İstanbul Türküsü (Seslendiren Müşfik Kenter, şiir Orhan VELİ)&lt;br /&gt;3. Your love will kill me (Riccardo Cocciante)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-6527449104372043248?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/6527449104372043248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/01/istanbul-amerikan-ulusal-kutuphanesi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6527449104372043248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/6527449104372043248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2010/01/istanbul-amerikan-ulusal-kutuphanesi.html' title='İSTANBUL - Amerikan Ulusal Kütüphanesi tarafından “tarihi renklendirme” projesi kapsamında renklendirilen 200 yıllık  fotoğraflar ile...'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-886607148839011427</id><published>2009-12-31T22:28:00.003+02:00</published><updated>2010-01-01T18:57:02.009+02:00</updated><title type='text'>Attila İlhan - Pia</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-8f674c5c4b4c42bb" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v4.nonxt4.googlevideo.com/videoplayback?id%3D8f674c5c4b4c42bb%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331270387%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D490595A836CDA00719B3531C8DA91DE5545CC305.440E35725F627478AD65E0B99739091862BE2389%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D8f674c5c4b4c42bb%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DfU1JDi4phKkFztn1pNLnRblHmu8&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v4.nonxt4.googlevideo.com/videoplayback?id%3D8f674c5c4b4c42bb%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1331270387%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D490595A836CDA00719B3531C8DA91DE5545CC305.440E35725F627478AD65E0B99739091862BE2389%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D8f674c5c4b4c42bb%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DfU1JDi4phKkFztn1pNLnRblHmu8&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-886607148839011427?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/886607148839011427/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/atilla-ilhan-pia.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/886607148839011427'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/886607148839011427'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/atilla-ilhan-pia.html' title='Attila İlhan - Pia'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-7878178174900640226</id><published>2009-12-27T20:45:00.001+02:00</published><updated>2009-12-27T20:46:34.393+02:00</updated><title type='text'>AYNA</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;AYNA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altmış yaşındayım. Yaklaşık otuz yıl önceydi. Göreve yeni başlamanın verdiği heyecanla, büyük bir fırsat olarak değerlendiriyordum olanları. Amirlerimin gözüne girmek için enerjimin son damlasına kadar çalışıyordum. Bir dediklerini iki etmiyordum. Gece yarılarına kadar onlar sorguda, ben sorgu dosyalarının başında, maaştan çok vatan için mesai yaptığımıza inanıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlarda hiç sorguya girmedim. Kan revan içinde, vücutlarının her yeri mos mor olmuş hainlere çok evrak imzalattım. Ama hiç sorguda bulunmadım. Elleri tutmuyordu bazılarının. Nefretle bakıp omuzlarından dürtüyordum ve bolca küfür ediyordum. Sevinç, gurur ve cesaret doluydum. Ama bir türlü tokadı indiremiyor, yumruğu çakamıyor, tekmeyi basamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde; öğle arasında getirdiler hainin birini. Attılar sandalyenin tepesine, gittiler. Dosyasını açtım. Bir sürü hainlik, bir sürü şerefsizlik, dişlerimi sıktım sertçe. Görmesini istiyordum nefretimi, kafamı usulca ileri uzattım. Masamdaki domates çorbasına kafamın gölgesi düştü. “Su” dedi. Saniyelerce baktım yüzüne. Alnı gri, yanakları mor, gözleri kırmızı idi. Çenesinden dudağına uzanan yarığın içi toz toprak dolmuştu. “İmzala” dedim ve uzattım ifadesini. “Su” dedi. Ya sabır çekip uzattım suyu yavaşça. İçimden sövüyordum. Ne düşündüklerini, nasıl düşündüklerini bilmiyordum. Fakat; tehlikeli, korkunç, sinsice şeyler olduğunu herkesten duymuştum. Hem bu insan müsveddelerine mi inanacaktım, amirlerime mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam kaşığımı çorbama daldırıyordum, amirim içeri girdi. Karşımdaki tam suyu ağzına götürüyordu ki kafasına yedi yumruğu. Çorba boğazımda kaldı. Bardak yere düşüp paramparça oldu. Suya ve cam kırıklarına bakan hain ağlamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman durmuştu benim için. Utanıyordum. “Böyle yaparsan” dedi amirim. “Üst kademeye geçemezsin. Ben buraya sana müjde vermeye geliyorum. Sen suçlulara ziyafet veriyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başım önümde; nefretimi biliyordum, korkumu dizginlemeye çalışıyordum. Bakışlarım haine kaydı. Sinsi sinsi ağlıyordu. Gözyaşları kırmızı akıyordu. Sinirlerim tepeme çıktı, vurdum yumruğu. Kırmızı gözyaşında yansıyan yüzüme mi dayanamamıştım. Yoksa utandığım için mi bilmiyorum. “Aferin” dedi amirim. Sustuk. Hain bayılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yeni görevimi öğrendim. Sorgulara girecektim. Artık kağıtların arasında çürümeyecektim. Sünepe gibi dolaşmayacaktım. Soracak, sorgulayacak, gerekirse dövecektim. Amirlerimin gözüne girmek için var gücümle çalışacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sabah bir başka baktım aynaya. Gözlerimin pırıltısı, etimin diriliği, saçlarımın duruşu aynadan fışkıracaktı sanki. “Helal olsun” dedim. Gülümsedim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eve döndüğümde ilk işim aynanın karşına geçmek oldu. Tek yumrukla kırdım aynayı. Parçaları yere düştü. Düşen ayna parçalarının üzerine kanım aktı. Kustum. Hepsinin üzerine gözyaşlarım düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden gelip nereye gidiyordum. Gün içinde; iki tane genç adama elektrik vererek kızartmıştım. Genç bir kızın namusuyla oynayan amirime yardım etmiştim. Tek kelime etmeden, balkondan atılan bir adamın başında düzgün atılıp atılmadığını denetleyerek intihar etti diye rapor yazmıştım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimi yüzümü yıkamayıp, aynaya saklamıştım kendimi. “Helal olsun” diyerek beni uğurlayan kendime iki çift lafım vardı. Ağzımı açamadım. Yüzümü parçaladım görür görmez. Lanet kustum. Kan döktüm her yere. Belki de kendime ağlıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün işe gitmedim. Aradılar.”Hastayım” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynanın el kadar bir parçasını sakladım. Banyoyu silip, yıkadım. Parçanın karşısına geçip elimi yüzümü yıkadım. Ortasından geçen kurumuş kan lekesi, köşesinde kurumuş safra ve tuzlu gözyaşlarımın yaptığını umduğum yuvarlak lekeler. Yüzüm aynaya çok yakıştı. “Helal olsun” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık otuz yıl önceydi. Altmış yaşındaydım. Amirlerimi hiç mahcup etmedim. Vatanım için görevimin gereklerini en iyi şekilde yerine getirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi beni yargılayacaklarmış. Hangi sebeple? Tek taşkınlığım, tek aşırılığım şu ayna olayıdır. O da bir hınçla oldu. Sinirlerim bozulmuştu. Hatıra olsun diye değil, kıyamadım, elbet yenisini alabilirdim ama yapmadım, o günden beri bu parçaya bakmaktan kendimi alamıyorum. Yüzüm aynaya çok yakıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-7878178174900640226?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/7878178174900640226/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/ayna.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7878178174900640226'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/7878178174900640226'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/ayna.html' title='AYNA'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3649579530784270876</id><published>2009-12-13T00:02:00.003+02:00</published><updated>2009-12-13T00:16:00.960+02:00</updated><title type='text'>BİRAZ</title><content type='html'>BİRAZ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz hüzünlendim&lt;br /&gt;Z düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bira içtim&lt;br /&gt;A uçtu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaldı&lt;br /&gt;R saklandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi bakındım&lt;br /&gt;İ kayboldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B yalnız artık&lt;br /&gt;Benim gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da gider şimdi&lt;br /&gt;Biraz ölür…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3649579530784270876?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3649579530784270876/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/biraz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3649579530784270876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3649579530784270876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/biraz.html' title='BİRAZ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-3611293522847447006</id><published>2009-12-09T23:19:00.002+02:00</published><updated>2009-12-09T23:20:53.590+02:00</updated><title type='text'>KARAR</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;KARAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zaman sonra yazmaya karar vermek neye benziyor biliyor musunuz? Hınzır bir arkadaşınız vardır. Denize girerken, o ayaklarını suya vuruyordur özensizce, siz ise merakla, heyecanla ve korkuyla temkinli atıyorsunuzdur adımlarınızı. Yaşınız küçüktür muhtemelen ve aile bireylerinin beline gelen su sizin çenenize değiyordur. İşte o an bahis atılır ortaya. Kimin aklına neden geldiği bilinmez. Sonsuz merakla ve ilk cesaretle tanışmak arzusu gibi anımsarsınız yıllar sonra. O ayrı konu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim daha çok nefesini tutacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük elinizle küçük burnunuzu tutarsınız. Derin bir nefes alırsınız. Çocuk ciğerleriniz dünyadaki bütün havayı içine çekmiş de,  sanki yıllarca suyun altında kalacakmış gibi hazırlıklı, donanımlı ve yalnızlıktan korkmaya hazır, gururla bakarsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun içinde gözleriniz kapalı beklersiniz. Arkadaşınızın saati yoktur tabi. Çocuklara saat gerekmez zaten, ağızlarıyla, pazarlıklarıyla oyuncak gibi oynarlar zamanla. Kafanızı dışarı çıkardığınız da, dünya değişmiştir. Eliniz hala burnunuzdadır. Hem gülümsüyor hem nefes alıyorsunuzdur ağzınızla. Önce “beş” der arkadaşınız. Sonra “on”. “Çok durdun aslında, benim gibi” der. Aslında umurunuzda değildir bütün bu söyledikleri. Tekrar nefes almak yeterlidir küçük kalbiniz için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zaman sonra yazmaya karar vermek neye benziyor biliyor musunuz? Kitapların içinde koşuşan insanların aniden odanıza girmeye karar vermesine. Ampulü patlamış sokak lambasının altında; ayakkabısının topuğu kırılmış bir orospu, parlak ceketiyle bir pezevenk, şarap şişesi yarılanmış eski bir figüran ve gölgesiyle konuşan yazar… Caddenin köşesinden dönen arabanın farları gözünüzü aldığı zaman, kelimelerinizin bittiği yönündeki yanlış inancınız kısılan göz kapaklarınız arasında parçalanır. Sokak dolusu, yok yok. Cadde dolusu, yok yok. Kocaman bir şehri yazacak kadar kelimeniz olduğunu anlarsınız. Eski veya yeni, ne fark eder. Konular, anlamlar, diyaloglar kitaplardan, filmlerden, insanlardan taşarak sizi yutuyordur zaten. Çocukluğunuz aklınıza gelir. Gözünüz, burnunuz, ağzınız nasıl perçinlenmişse suyun altında. Yazarken o kadar çok nefes alıyorsunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zaman sonra yazamaya karar vermek neye benziyor biliyor musunuz? Ağlamaklı suratlara bakarken içlendiğiniz için utanmaktan vazgeçmeye. Aslında bunun karardan öte hayatın kendisi olduğunu anlamaya benziyor. İşaret parmaklarınızla kulağınızı tıkarken iç sesinizin ağız oynatışlarına anlam veremediğiniz için, tekrar kalemi elinize aldığınızda gürültülü bir edebiyatın ağında bulursunuz kendinizi. Ve yine aynı görüntü belirir aklınızda. Yüzünüzden akan damlaları hissedersiniz tekrar. Kısa cümleler yazmaya başlarsınız. Koşarak denizden çıkar ve suyun altında geçen uzun zaman dilimi boyunca neler yaşadıklarınız anlatırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maviliğin içinde nefes tutma yarışması yapan çocuğun kafasını denizden çıkardığında aldığı anlam dolu gülümsemeli nefese benzer tekrar yazmaya karar vermek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-3611293522847447006?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/3611293522847447006/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/karar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3611293522847447006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/3611293522847447006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/12/karar.html' title='KARAR'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-279765709169609591</id><published>2009-11-24T00:57:00.003+02:00</published><updated>2009-12-09T22:58:31.042+02:00</updated><title type='text'>MEKANLARIMIN TÜMEVARIMI</title><content type='html'>MEKANLARIMIN TÜMEVARIMI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okunmamış kitapların okunanlar karşısında boynu bükük durduğu ve kağıtların kalemlerin cirit atarken darlıktan şikayet ettikleri yer: odam… Daraltıcı bir kanepe, ihtiyaç fazlası bir dolap ve masa. Kendi düzeni içinde dağınık. Ya da daha vahimi; kendi dağınıklığı düzene dönüşmüş. Çocukluk fotoğraflarıma bakmaya çekindiğimi kabullenemediğim için çektirdiğim günden bu yana bütün odalarımın duvarlarını süsleyen bu anı parçalarını duvardan çekip alamıyorum. Çerçeveden taşan küçüklüğüm her daim ensemde bu yüzden. Apartmanın arka tarafında kaldığı için penceresinden gri bir aydınlık giriyor odamın. Süzülmüş şehir ışığı. Güneşten çıktıktan sonra tecavüze uğraya uğraya gözlerime kadar ulaşmış aydınlık müsveddesi. Perdeyi zorluyor her sabah içeri girmek için, perdeyi araladığım da ise kaçıyor. Betonlardan yansıyarak kaypaklığı öğrenmiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odamdan çıkıp kendimi sokağa attığım zaman kavgalı olduğum gri ışığın köşeden beni seyrettiğini hissederim. Kendi yarattığım yalnızlıktan komşuların ortaklaşa kullandığı yalnızlığa adım. Çocukluğum gelir aklıma. Korkarım. Her nedense ben çocukken korkardım. Şimdi çocukluğumdan korkuyorum. Bu sokağın korkularıma şahit olması ise kendi densizliği. Evet evet. Densiz benim yaşadığım sokak. Uzun uzun anlatılası aslında. Tarihi, efsanesi, hani derler ya sokak ağzıyla: bir numarası yok. Ama uzun uzun anlatılası yine de. Sıcak kanlı yılların kabuk bağlamış bencil günlere dönüşmesinin öyküsü. İlkokul kitaplarında öğretilen komşuluk özelliklerinin son demlerini gördüm ben bu sokakta. Sonra yok olmasını izledim bu davranışların. Daha sonra hepsinin yalan olduğuna karar verdim. Şimdilerde haksızlık yaptığımı düşündüğümden, zorunluluk kavramı ile açıklamaya çalışıyorum. Sıcak, sevgili, yardımsever, hoşgörülü, deli dolu… insanlar değişirken onları gözlediğim için utanıyorum. Müstakil evlerin gizemli huzuruna kara prens müteahhitler ortak oldu. Ortaya açıklanması zor bir saçmalık çıktı…Yine de anlamlı. Nefes almayı zorlaştırdıkça binalar ve belediye dağıttıkça yerleri, daha da anlamlı oluyor gri ışığın köşeden bakışı. Koşturan çocukluğuma… Adının “Timur” olması ise tesadüf değil bence. Fetret devrini solumamız için koyulmuş bu isim. Semerkant’ın ihtişamı doğsun diye koyulmuş bu isim. En mühimi; halk Timur’un mezarı açılırsa mezarın laneti ülkede savaşlara ve yıkımlara sebep olacağına inandığı halde, mezarın açılmasından üç gün sonra Sovyetlerin Almanlarla savaşa girmesinden dolayı koyulmuş bu isim… Görkemli saçmalıkların tarih süsü vererek bir birini öldürdüğü savaş meydanı sokak. Timur sokak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı bir kadından doğan sakat ilçe… Geçmişi yazılmaya değer küçük semtin, büyüyerek çoğalması doksanlı yıllarda. Masaya yatırılmış harita. Üçgen şeklinde yerleştirilmiş Bayrampaşa. Eyüp’ten koparılmış ve belediye adı altında ranta açılmış göçmen ilçesi. Tümevarımın en boş paragrafı. Odam gibi aslında. Okunmuşlar ile okunmayanların selamsızlaştığı, odadan ülkeye aynılık resmi. Küçük arsalarda kendi egemenliklerini ilan etmiş insanların çöpleri organize olarak alınınca, yaşanan mekan ilçe oluyor. Bu organizasyondan belediye başkanı çok para kazanırsa genellikle ilçe hiç oluyor. Yandaş iş bilmezlerin yandaş oldukları için kırıp yaptıkları kaldırımlardan işsizler geçince çelişki oluyor. Bu yüzdendir ki “ilçe” kelimesi bir şey hissettirmez bana. Paradan geçen hayali çizgi ile sınırlandırılmış masalsız şehir yavrusu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şehir başka ama…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmaya koyulduğum anlarda daha bir sevdiğim, anladığım, hissettiğim… Surlarla çevrili soyut yaşamın ne olursa olsun kendini gösterdiği bir şehir. İstanbul… Karmaşık, tehlikeli, güvenilmez ve yaşaması zor diyorlar şimdilerde. Oysa aşkın, düşüncelerin, umudun ve anlamların kuleden kuleye oynaştığı, boğazın hayata aktığı, kanın iktidarı yazarak bugüne ders verdiği, ölümle yaşam arasındaki altın boynuzun değiştirilmeye çalışan suretinin ne pahasına olursa olsun Süleymaniye’den taştığı şehir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çamlıca’dan güneşin batışına baktığınız da, turuncu battaniyenin altında yatan nazlı prensesin oynaşmalarını görürsünüz. Kız kulesinin sesine Galata kulesinin ses kattığını ve akşamın dünyada hiçbir şehre bu kadar yakışamayacağını görürsünüz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peşimde dolaşan gri ışığın aslında mavi olduğunu, Ayasofya’nın heybetiyle güçlendiğini, Sultanahmet ile tekrar tekrar dirildiğini ve Yerebatan sarnıcıyla hayat bulduğunu, ancak çimento fetişi yöneticilerin zulmünden kurtulamadığını görürsünüz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin aşkı taşıdığını. Aşkın şehirden taştığını görürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-279765709169609591?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/279765709169609591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/mekanlarimin-tumevarimi.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/279765709169609591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/279765709169609591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/mekanlarimin-tumevarimi.html' title='MEKANLARIMIN TÜMEVARIMI'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-941101624714079194</id><published>2009-11-23T22:20:00.000+02:00</published><updated>2009-11-23T22:21:15.755+02:00</updated><title type='text'>ZAMAN VE BİZ</title><content type='html'>ZAMAN VE BİZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Zaman; pınardan fışkırıp dere yatağına yerleşiyorsa, üzerimizden akarken bizden kopardığı çakıl tozlarına değil, dakikaların nemlendirip yaşamımıza yapıştırdığı altın zerrelerine dikkat kesilmeliyiz…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çelişkili kopmalarda yitirdiğimiz düşüncelerin yasını tutmak bize ne katar. Ya da geçmişteki kaybediş öykülerini ağıtlarla anmak. Tecrübe böbürlenmelerine kapılmadan geçmiş bir nefesi kutlamak her şeyi kolaylaştırmaz mı? Saatler, günler ve aylar ilerlerken, biz yeni zaman dilimleri ararız koynuna ilişeceğimiz. Yalnızlıktan korktuğumuz için hengameyi tercih ederiz. Ama ne olursa olsun şikayet ederiz. Zaman ile biz pek anlaşamayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anılar, gelecek planları, eski dostlar, yeni arkadaşlar, yüreğimize paslanmış bir şilep gibi oturan ihanetler ve unutmak için ihanet ettiklerimiz… Yıkıcı saniyelerin okyanus derinliğinde, pamuk şekeri pembeliğinde mutlulukların yarım bardak su çekiciliğinde ve en önemlisi; sıradan davranışların alışkanlıklarla harmanlandığı çuval dolusu günün damlalar eşliğinde geçtiği ve bu durumlara anlam vermemizi bekleyen hayat boşluğuna verilen addır “zaman”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göz açıp kapayıncaya geçer. Bazen hiç açılmaz gözler. Kapanmadığı görülmemiştir… Suyun yuvarlaklaştırdığı taşlar misali dururuz. Bazılarımız suyun döküleceği denizi düşünüp delirir. Bazılarımız zamanın düzene uydurduğu yuvarlak bedenlere hayranlıkla bakar. Oysa her saniye bizi azaltır. Sonsuza doğru parçalarımızı bırakırız. Gideriz sanırız. Oysa zaman gider, bizden parçalar kopararak. Biz olduğumuz yerde biteriz. Parlak, yuvarlak, rengarenk çakıl taşları olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman boşluğunda saati icat ederek pranga vurduk suya. Öyle sandık ya da. Dakik insanların filizlendiği killi dere tabanında, saatlere küfrederek uyuyan insanlarda filizlendi. Koşan ve duran. Durduğu için şikayet eden. Koştuğu için şikayet eden. Kimseyi memnun edemedi zaman. Elimizdeydi. Kedinin fare ile oynadığı gibi oynayabilirdik ibreleriyle. Ama olmadı. Çoğumuz yenildik zamana. Kopan ve ağlatan yılların arkasından bakarken yeni yıllar geçti. Altın tozları, elmas parçaları, yakutlar ve zümrütler geçti bu sırada yanımızdan kayan yıldızlar gibi. Uzakta sandığımız için dilekler tuttuk. Çalışarak cevherleşmeyi pek azımız keşfetti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kelimesine tapınan dindarlarız. Her saniye çanlar çalıyor, ezanla okunuyor, tam tamlar vuruyor. “Nerede o eski…” evet, nerede eskimiş zamanlar. Neden bu iğrençliğin içindeyiz. Yeni, parlak ve göz alıcı. Sahteliği andıran jelatinlere bürünmüş, eski hayranı; zaman katilleri, zaman aldatıcıları, zaman mahkumları… Bulunduğumuz an eskiyince kıymetlenir. Antika mantığıyla yaşlanır gideriz. Gün gelir ölür birileri. Cenazeler bile eskisi gibi değildir. Yaşamayı unutan girerken toprağa, yaşamayı unutan arkadaşı gömer onu. Doğdukları yerde ölenlerin imzaladığı saman kağıtta  sözleşmedir zaman…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık yirmi dört saat yetmiyor. Ya kement atıp Ay'a sabitlemeli Dünya'yı. Ya fare gibi tersine koşup Dünya'nın zamanı yavaşlatmalı. Kumbaramdaki dakikaları döktüm masaya az önce, zaman bile etmedi. Kol saatimin pimini çektim dursun diye, geri kaldığı için diğerlerinden, depresyona girdi. Durdum ben de. Rüzgar gibi akarken saatler kulağımın ucundan. Durdum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durarak durduğumuzu fark etmek gerçek yaşamaktır. Güneş ve Ay akarken üzerimizden; şiir okumak, şarkı söylemek ve çiçeklere hayran kalmak yaşamaktır. Zamanın koparıp götürdüğü gençliğin yerine sıcak kalpler koymak, sokaklarda zıplayarak altın toplamaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-941101624714079194?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/941101624714079194/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/zaman-ve-biz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/941101624714079194'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/941101624714079194'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/zaman-ve-biz.html' title='ZAMAN VE BİZ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-2552947682797296089</id><published>2009-11-09T23:15:00.002+02:00</published><updated>2009-12-09T22:59:13.721+02:00</updated><title type='text'>KUŞ YUVASI</title><content type='html'>KUŞ YUVASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avucumu açmıştım&lt;br /&gt;Güvenilir ellerde terlesin diye&lt;br /&gt;Aşka dayayıp ağzını yumuşasın&lt;br /&gt;Kısacası yaşasın diye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günler eskide kaldı sonra&lt;br /&gt;Unutmuşum açık avucumu&lt;br /&gt;Yağmur doldu taştı&lt;br /&gt;Münasebetsizin biri izmarit attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman&lt;br /&gt;Dün baktım avucuma&lt;br /&gt;İki yavru kuş bir ana&lt;br /&gt;Yuva yapmışlar yalnızlığıma…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-2552947682797296089?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/2552947682797296089/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/kus-yuvasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2552947682797296089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/2552947682797296089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/kus-yuvasi.html' title='KUŞ YUVASI'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-8354728204225642018</id><published>2009-11-07T16:08:00.000+02:00</published><updated>2009-11-07T16:12:28.015+02:00</updated><title type='text'>OLAYSIZ</title><content type='html'>OLAYSIZ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakin bir akşamüstü… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki sıvasız apartmanın arasındaki iki katlı müstakil evin üzerinden arka sokaktaki bir başka sıvasız apartman görünüyor. En üst daireye takılıyor gözüm. Birazdan oturma odasının lambası yanacak ve perdeler tanrılara adak sunuyormuşcasına çekilecek. İşte yandı… Gölgelerden anladığım kadarıyla işçi baba eve geldi. Televizyonun önüne aç çıkmamaları için çabalıyor evin hanımı. Çocukların yaşlarını seçemiyorum. Sadece; karanlık çökerken sokağa, ışığın zincire vurulmuş gibi kaçmaya çalıştığı pastel renkli pencereye bakıyorum… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, alt kattakiler de yaktı lambalarını. Odayı hayal meyal seçebiliyorum. Güneşlikleri yok. Ya da var da, yılların önünde baraj kurmayıp yenilendikleri için evlerinin görünmesine aldırmıyorlar. Ağır hareket ediyorlar. Emekli olmalarının verdiği görevi yerine getirme gururu ve amaçsızlığın gözlüklerden sızdırdığı yavaş ölüm… Teyze, tabakları yavaş yavaş masaya koyuyor. Naylon örtüye kolları yapışıyor amcanın. Televizyon arkada şahit gibi bekliyor. Buradan seçemiyorum ne seyrettiklerini. Birkaç dakikalığına da olsa günlerinin bitişini görmek hüzün veriyor insana. Ben hüzünlenirken, onlar şükür ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir alt katın penceresini yarım görebiliyorum. Müstakil evin çatısı paralel kesiyor pencereyi ve bir uydu anten pencerenin sağında nöbet tutuyormuş gibi bekliyor. Oysa arada sokak var biliyorum… Işık gelmiyor bu daireden. Acaba neden? Hastalar mı? Misafirliğe mi gittiler? Kavga ettikleri için, kadın yatak odasında ağlıyor da, adam kahveye mi gitti kapıyı çarparak? Yakınları mı hastalandı? Öldü mü yoksa bir tanıdıkları? Elektrikleri mi kesik parasızlıktan?... Bilmiyorum. Pencerenin yarısı görünüyor zaten. Üstelik sokak lambası iyi şeyler düşünmeme izin vermediği için pencereden bakmayı bırakmalıyım artık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapatıyorum pencereyi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su içmek için mutfağa gittiğim de kulağıma gürültüler çalınıyor. Sıkıştırılmış apartman hayatının atom patlamaları gibi hırpalayıcı ve huzursuz sesler. Ne olduğunu anlamak mümkün değil duyulanlardan. İki metrelik aralığın mülkiyeti hakkında kıyasıya bir savaş sanırım. Oysa ekmek kırıntılarının ülkesi orası. Zeytin çekirdeklerinin ve sofra bezinde unutulmuş çatal kaşıkların mekanı. Çamaşırlarını sıkmadan asan kadınların nemlendirdiği rutubetli sıradanlık… Gürültü bir nebze olsun diniyor. Hak veriyorum herkese. Ben hariç herkes haklı kavga etmek de. Betonların üst üste dizilerek oluşturulduğu evlere umut katmaya çalışıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava iyice karardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olaysız akşamüstü geceye döndü artık. Bir olayı yazmalıyım. Yaşanmış, kurgusal… Fark etmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perdeler izin vermiyor görmeme. İçlerinde değişik olayların cereyan ettiğini bildiğim evlerin sadece pencerelerini görebiliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyumu içtim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odama çekilip olaysızlığı düşünüyorum. Ben bu haldeyken Dünya yansa, olay görünmez gözüme. Albert Camus’a öykündüğümü anımsayıp gülümsüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-8354728204225642018?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/8354728204225642018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/olaysiz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8354728204225642018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/8354728204225642018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/olaysiz.html' title='OLAYSIZ'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-1220824680732512073</id><published>2009-11-06T01:45:00.000+02:00</published><updated>2009-11-06T01:47:17.912+02:00</updated><title type='text'>ÖLÜMLÜ GECE</title><content type='html'>ÖLÜMLÜ GECE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabaha akıyor saçma gece.&lt;br /&gt;Saç telini bulsam cebimde,&lt;br /&gt;Assam kendimi.&lt;br /&gt;Dişlerin gelse aklıma,&lt;br /&gt;Kanasa tenim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlayarak koşsam sana&lt;br /&gt;Öldürsen beni bir yol&lt;br /&gt;Gömsen çamurlu sözlerine&lt;br /&gt;Geçmiş dilimde olsa hece&lt;br /&gt;Yapışsam eteğine&lt;br /&gt;Pazara gitsek sonra&lt;br /&gt;Çiçekler açsa üstümde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçmalıyormuşum&lt;br /&gt;Yazamıyormuşum&lt;br /&gt;Aslında yaşamıyormuşum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbimdeki çukurun kenarından baksan&lt;br /&gt;Yüzüme karanlığı serpsen kürekle&lt;br /&gt;Avuçların nasır tutmuş&lt;br /&gt;Aşk gömmekten.&lt;br /&gt;Tükürsen avucuna&lt;br /&gt;Yarısı kefenime gelse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzgünüm haberin var mı?&lt;br /&gt;Ağlıyorum söylediler mi?&lt;br /&gt;Kime diyorum?&lt;br /&gt;Kimse yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalabalık bir karanlık&lt;br /&gt;Hiç kimseye gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-1220824680732512073?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/1220824680732512073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/olumlu-gece.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1220824680732512073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/1220824680732512073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/olumlu-gece.html' title='ÖLÜMLÜ GECE'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-5762585891995454296</id><published>2009-11-06T01:31:00.001+02:00</published><updated>2009-11-06T01:31:43.132+02:00</updated><title type='text'>GECE</title><content type='html'>GECE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah zarfı açtığımda karşıma çıkan&lt;br /&gt;Yıldızlı buluttu, karanlık bulaşmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur damlalarını oyuncak yapıp&lt;br /&gt;Salonun halısında yol aradım ışıksız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İntihar edecekken yakalandı Azrail&lt;br /&gt;Gece yeni doğduğu için kıyamamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşksızlık girdi ensemden içeri&lt;br /&gt;Buz gibi yalanlar köşe başlarında kılıksız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağla deseler kaldırım taşlarına&lt;br /&gt;Keder pembe sakız gibi yapışmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katiller düşüyor gökyüzünden&lt;br /&gt;Kanlı elleri uzun ve suratsız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi olmayacak sabah biliyoruz&lt;br /&gt;Yarın da yağmur yağacakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir tabut yaptırdı Nuh&lt;br /&gt;Sürecekmiş bu tufan aralıksız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çifter çifter kefenledik umutları&lt;br /&gt;Nesilden nesile sadece susulmuş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sular çekilir de güneş açarsa&lt;br /&gt;Cansız mutluluklar ekilir tohumsuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorduk eskilere karanlığın tarifini&lt;br /&gt;Masalsız diller yılanlı konuşmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgeler bilgesi gece anlattı&lt;br /&gt;Zift bulaşan akıllar katıksız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem GEZGİNCİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7908531894409802402-5762585891995454296?l=erdemgezginci.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/feeds/5762585891995454296/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/gece.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5762585891995454296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7908531894409802402/posts/default/5762585891995454296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://erdemgezginci.blogspot.com/2009/11/gece.html' title='GECE'/><author><name>gezginci erdem</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_l4mUDsjnZH0/Socja13CVqI/AAAAAAAAACA/PtTwqGW-7h0/S220/3184_91545553840_536073840_1631486_736644_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7908531894409802402.post-4749207971467810293</id><published>2009-10-24T23:38:00.005+03:00</published><updated>2009-11-06T01:30:55.834+02:00</updated><title type='text'>YAZ SAATİ BİTERKEN</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="
